İspanyolca ile ilgili bir çok şey

Skype Üzerinden İspanyolca Öğrenin

* bulunduğum şehirde dil dersleri almam mümkün değil.
* kurs var ama ispanyolca değil.
* işten güçten hepi topu bir iki saat boş vaktim kalıyor. hazırlan, kursa git derken bu süre bitiyor. vakit yokluğu yüzünden ders alamıyorum.
* evden çıkmak istemiyorum pek. trafik, kalabalık, stres derken öğrendiklerimi daha eve dönüş yolunda unutuyorum..
...

ispanyolca öğrenmek istiyorsanız ve yukarıdaki söylemlerden herhangi biri sizin için geçerliyse skype üzerinden bire bir dersler alabilirsiniz. görüntülü ve sesli olarak yapılan derslerin yüz yüze yapılan özel derslerden herhangi bir farkı veya eksikliği yok. hatta yukarıdaki mazaretleri gidermesine ek olarak, sunduğu farklı olanaklar bakımından artıları var.

soru: skype dersleri için neye ihtiyacım var?
cevap: internet bağlantısı ve kameralı bir bilgisayar (veya tablet veya cep telefonu) dersler için yeterlidir.

soru: dersler nasıl işlenir?
cevap: görüntülü ve sesli dersin saati ve günü esnektir ve karşılıklı konuşularak belirlenir. belirlenen gün ve saatte ücretsiz skype çağrısı aracılığıyla derse başlanır. konularla ilişkili dosyalar ve bağlantılar yine skype üzerinden gönderilir. görüntü ve sesin yanı sıra yazma opsiyonu da bulunduğundan, tahta olarak yazı alanı kullanılır. böylece not alma işlemi kolaylıkla yapılır. yazılar skype'ta kaldığı için arada dönüp konu tekrarı yapma konusunda fayda sunar.

soru: bu ders konularında biraz gelenekselciyimdir. böyle internet üzerinden, çevrimiçi dersin verimli geçebileceğini pek düşünmüyorum ama denemek de istiyorum. bu durum için bir çözüm var mı?
cevap: var. ilk ders "deneme dersi" olarak kabul edilir. kararlaştırılan gün ve saatte ders yapılır. dili öğrenmek isteyen kişiler bu şekilde işleyişi görür. yöntemin kendileri için faydalı olup olmayacağını anlar ve bu doğrultuda kararını verir. deneme dersi sonrasında yöntemin kendisi için faydalı olmayacağını bildiren kişiler, deneme dersi için herhangi bir ücret ödemezler.

soru: skype üzerinden ders yaparken herhangi bir teknik sorun yaşanıyor mu?
cevap: sık karşılaşılmasa da internet bağlantısının kötü olması bazı durumlarda görüntü kalitesini düşürebiliyor. buna ek olarak da bilgisayarın, telefonun şarjının bitmesi, elektrik kesintisi gibi sürpriz durumlar yaşanabiliyor. ama bu aksilikler belki de yüz derste birinde ortaya çıkıyor.

soru: skype üzerinden dersl
er alarak ne kadar sürede ispanyolca öğrenebilirim?
cevap: bu yönde bir öngörüde bulunabilmek için karşıdaki insanla en azından birkaç ders yapmak gerekiyor. körlemesine bir şey söyleyemem.

soru: fiyatı nedir?
cevap: derslerin saat ücreti 75 liradır.ders saatlerinin aylık olarak planlanması ve aylık ödeme yapılması durumunda indirim uygulanabilir.

,¡hasta luego!





İspanya Tulumbacıları (♫ yangın olur biz yangına gideriz ♫)

ispanyolcada itfaye ve itfaiyeci kavramını ifade etmek için kullanılan "bombero" kelimesi, osmanlı döneminde itfaiyecilere verilen "tulumbacı" kelimesiyle benzerliğe sahiptir. tulumba sistemi kuyulardan, su tanklarından su çekmek için kullanılan bir sistemdir. bu sistem suyun yukarıya pompalanmasını sağlar. pompa kelimesinin ispanyolcası "bomba"dır. bomba kelimesine, pompa'yı kullanan kişi anlamı katan -ero yapım ekinin getirilmesiyle türetilen bombero kelimesi, aynı görevi tulumba sistemiyle yapan tulumbacı kelimesiyle aynı anlama gelir. (burada bütünselliği yerle yeksan edecek olan parantezlerden ilkini açarak; yazıyı sadece etimolojik bir güzellikten çıkarmak, pratik dil bilgisini geliştirmek isteyenlere katkıda bulunmak isterim. bu parantezleri veya asteriksleri bu tarz yazılarda, yani doğrudan ispanyol dili öğrenimi amacından ziyade kültürel, etimolojik kaygılar güden yazılarda bazen kullanıyorum. böylece sayfada bulunan bütün yazılardan ispanyolca gramer veya kelime bilgisi açısından faydalanılmasını sağlamaya çalışıyorum. -ero ekiyle ilgili olarak şunu belirtmeliyim; bu ek sadece meslek türetmek için kullanılmıyor. farklı kullanımlları da mevcut ama yazıyla ilişkiyi korumak için şimdi sadece meslek türetiminde kullanılan birkaç örnek vererek devam edeceğim: pan - ekmek/panadero - ekmekçi , jardin-bahçe / jardinero-bahçıvan, cocino-mutfak / cocinero - aşçı, basura-çöp / basurero-çöpçü, toro-boğa / torero-boğa güreşçisi, mina-maden / minero-madenci)

türkçeye italyancadan geçen tulumba kelimesi, arapçadan geçen  itfa (söndürme) kelimesi karşısında takatsiz kalıp sosyal alanda kullanımını kaybetmiştir ama ispanyada ve ispanyolca konuşulan ülkelerde bomberos kelimesi kendini korumuştur (ispanyolca konuşan ülkeler veya benzeri cümleler kurmak üzere iki farklı güzergahtan ilerleyebiliriz: países donde se habla español veya países hispanohablentes diyerek işin içinden çıkabiliriz. bu güzergahlardan ikincisi daha bir klas daha bir "ben ispanyolcayı bilirim, hem de nasıl!" havası katan kullanımdır. bilmem nece dilini konuşan ülkeler demeniz gerektiğinde takılmamanız için, yaygın olarak kullanılan birkaç dil için buraya gerekli kelime bilgisini bıraktıktan sonra parantezi kapatıp bomberos ve tulumbacılar hakkında konuşmaya devam edeceğim. ingilizce konuşan ülkeler: paises angloparlantes / fransızca konuşan ülkeler países francófonos / arapça konuşulan ülkeler: países árabe parlantes / türkçe konuşan ülkeler: países turco parlantes. kapa parantes öncesi şunu da ekleyelim; illa ülkeler diye bitirmeniz gerekmiyor mesela ingilizce konuşan topluluklar/insanlar/kadınlar vb. gibi cümleleri de bu güzergahtan giderek rahatlıkla kurabilirsiniz. Sociedades angloparlantes/gente angloparlante/mujeres angloparlantes, etc.)

geçmişe bakıldığında ispanya'nın tulumbacı/bombero örgütlenmesi genellikle gönüllü katılım üzerine ilerlediğini görüyoruz. düzenli olarak yaptıkları işe ek olarak yapılan bu iş, önceliğe (prioridad) sahipti yani gönüllü bombero'lar, yangın çıkması durumunda çalıştıkları işyerlerinden sorgusuz sualsiz ayrılıp koşa koşa yangına gidebiliyordu. yangın yerine ilk varana daha fazla bahşiş verilerek hız teşvik edilirdi. bizdeki tulumbacıların aksine su depolarını (sandık) her zaman bir arabayla taşıyarak daha hızlı hareket etme kabiliyeti gösterebiliyorlardı.

tulumbacılar


ispanyolların veya dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan hispanohablante'lerin itfaiyecilerin dilinden ürettikleri bir şarkıları var mıdır bilmem. ama bizde -başlıkta da yazıldığı üzere- oldukça tanınan ve tulumbacıların yangın durumunda yaşadıklarını hissettiklerini anlatan bir şarkı mevcut. 

Yangın olur biz yangına gideriz
Düz ovada keklik gibi sekeriz
Yokuşlarda şahin gibi uçarız

Sandık sandıklar içinde çok şanımız var
Hazreti Mevla'ya yalvarmamız var

Beyoğlu'ndan kalktık sandık selamet
Galata'ya vardık koptu kıyamet
Hurşit Reis sandık sana emanet

Sandık sandıklar içinde çok şanımız var
Hazreti Mevla'ya yalvarmamız var


bomberos - ispanya

İspanyolca Deyimler - Yorgan Gitti Kavga Bitti

nasrettin hocaya atfedilen cümlelerden biridir yorgan gitti kavga bitti deyimi. sorunun nedeninin ortadan kaldırılmasının ardından sorunun da ortadan kalkacağını belirten bu deyim için ispanyollar yorganı değil, bir canlıyı, köpeği göz önünde bulundurmayı tercih etmişler ve biraz da kaba bir tabirle" it öldü, kuduz bitti" deyimini kullanmışlar. (burada neden it kelimesini tercih ettiğimle ilgili kendimi kısa bir süre sorguladım.  hali hazırda it veya köpek kelimelerinin geçtiği farklı deyimler mevcut türkçe dilinde. mesela "itin ahmağı baklavadan pay umar" deyiminde it kelimesi tercih edilmişken, "havlayan köpek ısırmaz" deyiminde -ispanyolca deyimi çevirirken uygun bulmadığım- köpek kelimesi kullanılmış. nişanyan sözlüğüne göre "it" en eski kullanım, köpek ise iri itler için kullanılagelmiş. gerçi "it ite it de kuyruğuna", "pire itte bit yiğitte bulunur", "it iti ısırmaz", "iti an çomağı hazırla" gibi deyimlere bakılınca it kelimesinin daha fazla kullanıldığı görülüyor.)



"muerto el perro se acabó la rabia" (en turco "yorgan gitti, kavga bitti")

buradaki la rabia kelimesi "kuduz" anlamına geliyor. biz yorganın gitmesiyle işleri bitirirken ispanyolca konuşanlar köpeğin ölmesi ve kuduzun bitmesiyle sorunların ortadan kaldırıldığını belirtiyorar.

köpek kelimesinin bir hakaret olarak kullanılması bize özgü bir durum değil. ispanyollar da bu durumu fırsat bilerek "ben deyim kullanıyorum" diyip sansürden kurtulmak amacıyla bu deyimi kullanagelmişlerdir. aşağıdaki twitte bir kullanıcı özetle "franco öleli 37 yıl geçti, anlaşılan o ki yorganın gitmesi kavgayı bitirmiyormuş" gibi bir ifade kullanılıyor. ama ispanyolcası düşünüldüğünde "franco öleli 37 yıl geçiyor, it öldü ama kuduz bitmemiş" gibisinden bir söz oyunuyla, köpek kelimesini franco'ya karşı bir hakaret gibi kullanıyor. (keşke köpekler kadar masun olsaydık diyerek tarafımı belli etmek gibi bir gereksinim duydum).




iki hayali durum örneği vererek başlığı kapatalım.

komşunuzla aranızda arazi husumeti var. iki bahçenin ortasında kalan ağacın (elma) meyvelerini kimin alacağı konusunda bir türlü anlaşamıyorsunuz. kadıya (niye kadı dediysem, kafa deyim ve atasözleri konusunda hep geçmişe götürüyor insanı) gidiyorsunuz. ve o ağacın sökülüp kendi bahçesine dikilmesini emrediyor. sonra komşunuzla ilişkiniz yavaş yavaş düzeliyor. muerto el perro, se acabó la rabia durumu "yahu şu elmaları paylaşsaydık da, kadıya kaptırmasaydık" serzenişiyle birlikte kendini gösteriyor.

biraz daha güncel olan bir hayali durum oluşturalım.

temel ve kabasakal durmaksızın birbirini yerken safinaz'ın elmer fudd ile (ispanyollar elmer gruñón der kendisine) kaçtığını düşünün. temel ve kabasakal elmer fudd'un av silahı karşısında ne kaslarıyla ne de kutu dolusu ıspanakla duramayacağı için kavga etmeyi bırakıp meyhanede kafa çekmeye gidebilir. zira yorgan gitmiş, kavga bitmiştir, benzetmek gibi olmasın ama, ispanyolca söyleyişle it ölmüş, kuduz sona ermiştir.


elmer fudd kim diye soranlar için aşağıdaki resmi bırakıyorum. görüşmek üzere.


Şşş, sessiz olun. tavşan avlıyorum.




İspanya Tarihi - Viva La Muerte (Yaşasın Ölüm)

ispanya yakın tarihinden bahsedildiğinde akla gelen ilk olgu, en azından belirli bir yaşın üzerinde olanlar için, ispanyol iç savaşıdır. z kuşağının futbol ve la casa de papel gibi popüler öğeler aracılığıyla tanıdığı, boğa güreşleri, flamenco, gitar ve copla gibi öğeleri derinlemesine tanıma fırsatını kaçırdığı (bazılarını iyi ki kaçırdığı) ispanya'nın bugünkü halini alma süreci incelenirken geriye doğru bir yürüyüş gerçekleştirdiğimizi varsayalım. bu yürüşte ilk olarak 1975 yılına, franco'nun öldüğü yıla ulaşırız. burada, geriye doğru yürüyüşümüz devam ettiğinde yaklaşık 40 yıl süren franco iktidarını görürüz. "bu iktidar nasıl oluşmuş yahu?" diyerek geriye doğru yürüyüşümüze devam ettiğimizde, sokaklarda "no pasaran" (geçemeyecekler) sloganlarını atan cumhuriyetçilere karşı "pasaremos" (geçeceğiz) diye bağıran franco taraftarlarını, "ay carmela" marşını söylemeye çalışan "brigadas internacionales" (uluslararası birlikler) üyesi askerleri görürüz. neredeyse bir asır sonra bile hala kullanılan bu kelimelere ve tanımlamalara ek olarak, kulağımıza "viva la muerte" (yaşasın ölüm) sloganı çalınır bir yerlerden. "şunun surasında bir tarih yürüyüşü yapıyoruz, günahımız nedir de hemen ölüm falan diyorsunuz?" diye söylenerek kafamızı uzattığımızda, yine bir asır sonrasında dahi etkisini kaybetmeyecek olan bu sözün söylendiği salonu ve sözü söyleyen kişiyi görürüz. sesimizi çıkarmadan, öyle uzaktan (seksen-seksen beş yıl kadar uzaktan) izlemeye başlarız.
ispanya'da cumhuriyetçilerin ve sosyalistlerin iktidara gelmesinin ardından 1930'lu yılların sonuna doğru gerçekleştirilen askeri darbe nedeniyle bir iç savaş başlar. ülkeyi büyük bir yıkıma ve acıya mahkum bırakır. her savaşta olduğu gibi, aydınlar saldırıların temel hedefleri arasına konur ve bunun bir sonucu olarak ispanyol şair, oyun yazarı, besteci, ressam ve piyanist garcia lorca, franco'nun askerleri tarafından, vatana ihanet + homoseksüellik suçlamalarıyla granada'da kurşuna dizilerek öldürülür. (garcia lorca'yı ve tabii ki lorca denilince akla ister istemez gelen salvador dali, luis buñuel gibi isimleri yeteri kadar anmamak bu blog için başlı başına bir talihsizlik olacağından, ilerleyen günlerde bahsi geçen isimlerin kasırgalı hayatları, bu hayatları yaşarken ortaya koydukları ürünler ve ispanyol kültürüne katkıları hakkında farklı başlıklar ekleme planım bulunmaktadır. biz şimdilik lorca'nın kurşuna dizildiği noktaya dönelim. granada üzerinde duralım ve haritadan yukarıya, kuzeye doğru yönelerek salamanca'ya gidelim)
dünya çapında tepki toplayan lorca cinayetinden birkaç ay sonra, salamanca üniversitesinde "dia de raza" yada "dia de colon" kutlaması için bir tören düzenlenir. tören amerika kıtasının keşfedilmesini (başka bir deyişle, amerika kıtasının avrupalılar tarafından işgal edilmesini, yağmalanmasını ve sömürgeleştirilmesini) kutlamak üzere düzenli olarak gerçekleştirilmektedir. törenin gerçekleştirildiği üniversitenin rektörü miguel de unamuno'dur. unamuno onlarca roman, şiir kitabı ve tiyatro eseri yazmış, ispanyol edebiyatına büyük katkılarda bulunmuş bir yazardır. sosyalist veya cumhuriyetçi değildir, hatta kendilerine mavi gömlekliler diyen falanjistlerle (frankocular) iletişimi vardır. kendisini ne sağcı ne de solcu olarak tanımlar fakat sağcılara daha yakındır. franco'yu ise en başından itibaren desteklemiştir.
törene katılan davetliler franco lehine sloganlar atmakta, konuşmalar yapmakta, ispanya'nın herkesten ve her şeyden üstün olduğunu ve cumhuriyetçilerin, sosyalistlerin, komünistlerin ve anarşistlerin eline bırakılmayacağını vurgulamaktadır. konuşmacılar; cumhuriyetçilerin elinde bulunan katalonya ve bask bölgelerini ülkenin kanserleri olarak tanımlamakta ve kanserin tedavisi olarak savaşı işaret etmektedir. kalabalığın içinde franco'nun yakın dostu ve sadık silah arkadaşlarından biri olan josé millán astray da bulunmaktadır. sert bir asker olmasının yanı sıra ateşli bir propagandacı olarak da bilinen astray konuşmalar sırasında zaman zaman ayağa fırlamakta ve "viva (yaşasın)" diye bağırmakta, katılımcılar "España (İsspanya)" diye hep bir ağızdan cümleyi tamamlamaktadır. (siyah, beyaz, en büyük,.....gibi bir ortam)
törenin yapıldığı üniversitenin rektörü ve törenin yöneticisi olarak miguel de unamuno kürsüye davet edilir. kimbilir, belki de, daha iki üç ay önce kurşuna dizilen garcia lorca'yı düşünerek aydınların korunması gerektiğini anlatan bir konuşma yapmaya başlar. unamuno'nun sözleri, josé millán astray tarafından kesilir. astray ayağa fırlar ve "abajo la inteligencia! viva la muerte! - kahrolsun aydınlar! yaşasın ölüm!" diye bağırır. bu slogan ilerleyen günlerde falanjistlerin diline dolanacak, sıklıkla kullanılacak ve yıllar sonra sembolik bir söylem haline gelecektir. üzerine kitaplar yazılacak, filmler çekilecek ve şarkılar söylenecektir. astray söylediği bu cümlenin tarihin çengelinde bu kadar uzun süre asılı kalacağını muhtemelen tahmin etmiyordu. fakat inteligencia'ya karşı duyulan öfkenin bir yansıması olan bu söylem, ilerleyen yıllarda franco yanlıların için bir utanç kaynağı olmuş, bir heyula gibi onları kovalamış ve "ama zamanın şartları..." şeklinde başlayan cümlelerle savunulmuştur. salona dönüp, astray'ın, unamuno'ya, tabir-i caiz ise "hişşş, aydınlar maydınlar! sen ne ayaksın ihtiyar!" dediği andan itibaren neler yaşandığına göz atmadan önce, bu söylemin kullanıldığı birkaç kitabın kapağını paylaşalım. 








(en la sala - salonda) kalabalıktan uğultular ve bağırışlar yükselir. kimisi astray'ın sözlerini tekrarlamakta, kimisi gerilimi azaltmak için "hayır bütün aydınlara değil, ihanetçi aydınlara ölüm" şeklinde düzeltme yapmaya çalışmakta, mavi gömleklerini giyinmiş genç falanjistler salonda asılı duran franco'nun posterine doğru sağ ellerini kaldırarak nazi selamı vermektedir. unamuno'ya hakaretler yağdıran kitlenin durulmayacağı anlaşılınca salonda bulunan doña carmen kalkıp unamuno'nun koluna girer ve onu salondan çıkarır, kalabalığı sakinleştirmek veya yaşlı adamın güvenliğini sağlamak için bu da yetmemiş olacak ki, evine kadar ona eşlik eder. doña carmen, franco'nun eşidir. bu nedenle salonda bulunanlar unamuno'ya fiziki olarak saldıracak cesareti kendinde bulamaz. unamuno "viva la muerte! muera la inteligencia!/ yaşasın ölüm! aydınlara ölüm!" sloganları eşliğinde salamanca üniversitesinden son kez ayrılır. bu olaydan sonra evine kapanacak ve iki ay kadar sonra kalp krizinden ölecektir. 
kader cilvelidir; viva la muerte denilince akıllara ilk gelen astray değil, unamuno'dur, 
- "astray kim yahu?"

Pero mu desem Sino mu (desem)?

pero ve sino cümleleri bağlamak için kullanılır.

pero türkçeye doğrudan çevrilebilir (ama)
sino bağlacının bulunduğu bir cümleyi çevirirken, sino için illa ki bir kelime kullanmak zorunda kalmayız. Kutudaki harflerden cümleler yapmaya başlayalım.





yo quiero aprender español pero no tengo tiempo 
ispanyolca öğrenmek istiyorum ama/fakat/lakin/ancak/amma velakin/ne var ki vaktim yok

bu cümleye baktığımızda pero için bir çok farklı çeviri seçeneğimizin bulunduğunu görüyoruz. şimdi bir de sino içeren cümle yazıp bakalım.

nosotros no queremos aprender inglés sino español
biz ingilizce öğrenmek istemiyoruz (sino) ispanyolca öğrenmek istiyoruz

bu cümlede sino için herhangi bir çeviri yapmamıza gerek yok. ispanyolca konuşanlar bu bağlacı kullanarak ilk kısmı reddediyor ve gerçek olanı sino bağlacından sonraki kısımda açıklıyor. belki de "nosotros no queremos aprender español, nosotros queremos aprender español" gibi uzun bir cümle kurma zahmetinden kurtuldukları için bu nefes tasarrufu öğesini eklemişlerdir ispanyollar. 

birer örnek daha verelim.

yo hablo español pero soy italiano
ispanyolca konuşuyorum ama italyanım

yo no soy español sino italiano
ispanyol değilim, italyanım

cümleleri orasından burasından çekiştirerek başlarına neler geleceğine, nasıl bir değişim geçireceklerine bakalım. önce ispanyolca konuşan artiz italyanın cümlesiyle başlayalım. hem façasını indirmiş oluruz hem de gramerimizi geliştiririz.

yo hablo español pero soy italiano

bu tarz cümle müdahalelerinde ilk olarak bağlaçlara gitmek kolaylık sağlayacaktır. biz de bunu yapıp pero bağlacını atalım ve cümleye bir daha, bu defa alıcı gözüyle, bakalım.

yo hablo español soy italiano
ben ispanyoca konuşuyorum italyanım

müdahale öncesindeki hali kadar olmasa da, hala kabul edilebilir bir yapıda. ne oldu biraz önce "italyanım ama ispanyolca da konuşurum, öyle de biriyim ben" diyen artizi "ben var ispanyolca konuşmak ben var italyan olmak" seviyesine indirgediğimize, yapmak istediği "italyan olmama rağmen ispanyolca konuşuyorum" vurgusunu törpülediğimize göre onu bir "kenarıya" alıp, diğer cümlenin bağlacına yönelebiliriz.

yo no soy español sino italiano
ben ispanyol değilim italyanım

atalım bağlacı

yo no soy español italiano
ben ispanyol değilim italyan

bu cümleyi söyleyen kişi ikinci kısımda ser fiilinin birinci tekil şahıs geniş zaman çekimini ekleseydi herhangi bir karışıklık kalmayacak ve anlaşılır hale gelecekti. ama bu cümlede yaşanan düşme ilk cümlenin düşüklüğünden daha ağır oldu. konuşma dilinde vurgu ve mimiklerle bir şekilde anlam kazanabilecek olan bu cümle yazı dilinde anlaşılırlık bakımından (noktalama işareti almadığı sürece) zorluklara neden olacaktır. 

ne zaman pero ne zaman sino kullanacağını düşünenler yukarıdaki örneklere alıcı gözüyle bakıp güzel bir ipucu yakalayabilirler. bu noktada okumayı bırakarak üst satırlara dönebilir ve "neymiş bu ipucu" diye aranabilir veya okumaya devam ederek önce ipucunu öğrenip sonra yukarıda cümlelere doğru "hmm öyle miymiş?" diye yazılanı tastikleme sürecine girebillirsiniz.

sino bağlacı kullanılan cümlelerin birinci kısmı "no" ile başlıyor. yani sino bağlacını kullanmak istiyorsak ilk cümleyi olumsuz kurmak başarı olasılığımızı artıracaktır. burada dikkat edilmesi gereken nokta, başka bir deyişle, ulaşılmaması gereken kanı şudur "ilk cümle no ile başlıyorsa sino kullanmak gerekiyor". hayır. pero bağlacı kullanan cümleler de olumsuz başlayabilir.

no hablo español pero puedo aprender(lo)
ispanyolca konuşmuyorum ama (onu) öğrenebilirim

pero ve sino'nun sınırlarını çizmiş bulunduk. pero sino'nun alanına dilediği gibi girebilirken, sino bu rahatlığa sahip değildir. sino ile birbirine bağlanan iki cümleden ilk cümle olumlu olmamaktadır.

yo soy italiano sino español (X) gibi bir cümlenin mantıklı bir açıklaması bulunmamaktadır.

şöyle bir şey söylenebilir: ben illa ki sino için bir çeviri kullanmak istiyorum, noktalama işaretiyle vurguyla yetinemem. bu gibi bir durumda, biraz da zorlayarak, bazı bağlaçlar kullanılabilir. bağlaçlara geçmeden önce "zorlama olur" kısmını açayım. türkçe konuşanlar bu tarz ilk bölümün reddedildiği ve gerçeğin/doğrunun ikinci bölümde açıklandığı bağlı cümleler için ikinci tarafta bir tasarruf yapmıyor. yani "ben memur değilim, öğrenciyim" diyor. ikinci cümlede yardımcı fiili tekrar kullanmaktan imtina etmiyor (değil-im, öğrenci-y-im). zira aksi durumda cümle anlamını kaybediyor. kaybettirelim:

memur değilim, öğrenci. X

sanki karşımızda bir öğrenci varmış da ona hitap ediyormuşuz gibi. yani bize uymadı biz illaki o yardımcı fiili kullanacağız, yoksa rahat edemiyoruz. ispanyolca konuşana bakalım aynı cümle için:

no soy funcionario sino estudiante

ikinci kısımda soy demeye gerek kalmadan, ilk kısımdaki çekimi paylaşarak sorunu çözdüler. ha ikinci kısımda soy kullanılamaz mı? istenirse kullanılabilir ama lüzumu yok. asıl sorun buradaki bu lüzumun bulunmaması. zira bizde bu lüzum kendini hissettiriyor.

sino'yu çevirebilmek için, zorlayarak da olsa, filhakika, aksine gibi bağlaçlar kullanılabilir. fakat bu durumlarda cümledeki kontrastın iyi yakalanması gerekli olacaktır. demem o ki; memur değilim, aksine öğrenciyim gibi bir cümle memur ve öğrenciyi zıt/aksi pozisyonlara koyarak aslında kendi anlamını düşürüyordur. ha böyle bir kontrastın olduğunu varsaydığımızda bu cümle daha anlamlı olabilir. ne bileyim, memurlarla öğrencilerin arasında yapılan bir müsabaka ile ilgili bir diyalog sırasında, belki.

bütün bu anlatılanlar doğrultusunda sino'yu, çok gerekli olmadıkça, türkçeye çevirmenin lüzumu yoktur. zira o ilk cümledeki hataları, yanlış anlaşılmaları, temelsiz varsayımları ikinci cümledeki doğrultucu bilgi ile bağdaştırmak için kurulan görünmez bir köprüdür. 

her zaman olduğu gibi örneklerle bitirelim.

no irás a ankara, sino a adana
ankaya gitmeyeceksin, adanaya gideceksin

no soy de estambul, sino de antep
istanbullu değilim, antepliyim

ella no es mi amiga sino mi profesora
o benim arkadaşım değil, benim öğretmenim

yo no canto, sino torturo los oidos
şarkı söylemiyorum, kulaklara işkence ediyorum



notas:
* el sino (sustantivo) aynı zamanda kader anlamına da gelir. bağlaçla karıştırılmamalıdır.

** bu yazı sino bağlacını pero bağlacıyla karşılaştırmaktadır. sino bağlacının (oldukça nadiren karşılaşılsa da) farklı kullanımları da mevcuttur.

*** sino ile si no karıştırılmamalıdır.

koşul belirtilen cümlelerde si ve no ayrı yazılır. 

si no estudias, no puedes aprender - çalışmazsan öğrenemezsin.

pratik yapmak için aşağıdaki cümleyi ispanyolcaya tercüme etmeyi deneyebilirsiniz.




Latincenin Hayaletleri IV - (Notalar)

guido de arezzo (arezzolu guido), günümüzden yaklaşık bin yıl kadar önce, katedralin avlusuna bakan odada oturmuş, başını ellerinin arasına alarak kara kara düşünmekteydi. "şu gregoryan ilahi korosunu en sonunda paralayacam, kafaları basmıyor bunların. ya ilahinin sözlerini unuturlar, ya vurguları anlamazlar! yarın öbür gün bir piskopos gelse, belli mi olur, papa gelse, -yahu bir kriye, bir pater nostrum, en olmadı bir ave maria falan okuyun da hristiyanlık itikatımızı, isa mesihe olan imanımızı tazeleyelim- dese yandık! Off of!"

guido bu derin düşüncelerin nasırlı ve keskin tırnaklı pencelerinden zihnini sıyırıp içinde bulunduğu maddi dünyaya rücu ettiğinde (retroceder, retornar, volver) avlu boşalmıştı. yemek vakti gelmiş, talebeler (alumnos) katedralin yemekhane olarak kullanılan bodrumuna doluşmuştu. "ancak yemekle ilgilenin siz zaten!" diye söylenerek ilahi kitabına uzandı. sancte ioannes, yani vaftizci yahya günü yaklaşıyordu. her özel gün için belirli ilahiler okunuyordu ve o günlerde katedraldeki birçok insan sancte ioannes ilahisini öğrenmeye çabalıyordu. sayfayı bulup okumaya başladı.

"ut queant laxis

resonare fibris
mira gestorum
famuli tuorum
solve polluti
labii reatum
sancte ioannes"*

ilahiyi okumasıyla içinde bir huşu patlaması yaşadı. "oh bee! rahatladım valla (valla?) dur bir daha okuyayım da iyice kafam dağılsın". ikinci defa okurken ilahinin her bir dizesinin farklı bir tonla başladığını ve bu tonları talebelerine iyice belletmek için bu ilahiden faiydalanmanın büyük bir kolaylık sağlayacağını farketti. vurguların doğru yapılması için her bir dizenin başlangıcındaki sesleri alarak bir sistem oluşturdu.

ben, bu bilgileri zat-ı alilerinize nakletmek üzere katedralden ayrılırken; guido arezzo, muhtemelen talebelerin yemeğini bölmek ve onları sopayla dürtüşleye dürtüşleye dersliğe doldurmak amacıyla bodruma inen merdivenlerin yolunu tutmuştu. bu tutuş öyle bir ivedilik (urgencia/apuro) içeriyordu ki arkasından usain bolt koşsa yetişemezdi (usain bolt?)

------------------------
"ut, re, mi, fa, sol, la"
------------------------



bu sistemdeki ut, sesli harfle biterek okumayı kolaylaştırması için, guido'dan çok çok sonra, "do" ile değiştirildi ve ilahinin son dizesindeki "sancte ioannes" (vaftizci yahya) kelimelerinin baş harflerinden türetilen "si" eklendi ve sistem bugünkü halini aldı.

maestro arezzo'nun sistemini her kullanışımızda andığımız, özellikle si notasını her dillendirdiğmizde/icra ettiğmizde isminin başharflerini söylediğimiz, adeta "seviyorum ama kimi, en kutsal birisini, nasıl söylesem ama..." klişesine can veren ergenlere döndüğümüz vaftizci yahya'ya saygılarımızı ileterek bu hayaleti bir kapan içine alıyoruz ve sayfanın kapısına "dikkat latince çıkabilir" tabelasını iliştirerek olay mahallinden (lugar de los hechos) pequeño paso'larla (küçük adımlarla) uzaklaşıyoruz.


verrocchio ve da vinci'nin isa'nın vaftizi isimli tablosu. bir elinde asa bir elinde tas olan ve dünyayı umursamayan şahıs vaftizci yahya


* ilahi kabaca tercüme edildiğinde "senin mucizelerini bağıra çağıra söyleyebilmemiz için, günahkar dudaklarımızı bağışla ey kutsal vaftizci" gibi bir anlama geliyor. meraklısı ilahinin latince bir versiyonunu youtube üzerinden dinlemek için buraya tıklayabilir.



geçmiş notu:
--------------------------------------------------------------------
do do re mi re re mi re do mi mi fa sol la sol fa mi re mi
--------------------------------------------------------------------






İspanyolca Deyimler - Hızır Gibi Yetişmek

hızır gibi yetişmek veya ilaç gibi gelmek gibi deyimler için "como agua de mayo" veya "venir como agua de mayo" deyimlerini kullanabilirsiniz. birebir çevirisi "mayıs suyu gibi" veya "mayıs suyu gibi gelmek" olan bu deyimler tarım pratiğinden türetilmiştir. nisan ve mayıs aylarında yağan yağmurlar kış boyunca saklanan bitkilerin can bulması ve yeniden toprak üzerine çıkmak için gerekli cesareti bulması için oldukça önemlidir. aynı şekilde, tam ihtiyaç duydukları zamanda yapılan yardımlar insanlara nisan-mayıs yağmurları gibi gelir, onların ileri çıkması ve kendilerini geliştirebilmelerine yardımcı olur.

cümle içinde kullanmak için farazi bir durum oluşturalım:

ay sonunu yine getiremediğiniz, doluya koyup aldıramadığınız, boşa koyup dolduramadığınız bir süreçten geçiyorsunuz. cebinizde kalan son parayı faturalara mı yoksa acil kişisel ihtiyaçlarınıza mı harcayacağınızı bilmiyorsunuz. tam da bu süreçte yılbaşı çekilişi için aldığınız bilete ikramiye çıkıyor. çok yüksek bir miktar olmasa da giderlerinizi karşılayabileceğiniz ve bir süreliğine rahatlayabileceğiniz bu para size "como agua de mayo" geliyor.

el dinero me vino como agua de mayo
para imdadıma hızır gibi yetişti.

cümleyi parçalayım:

el dinero: para
me: bana
vino: venir fiilinin dili geçmiş zaman üçüncü tekil şahıs çekimi
como agua de mayo : mayıs suyu gibi/hızır gibi/ilaç gibi.


tabii ki her şey para değil ve tabii ki hızır gibi yetişen her zaman para olmaz. bazen bir arkadaşın tavsiyesi, desteği veya buhranlı durumlarınızda size yapılan psikolojik destek de "agua de mayo" gibi gelebilir.

agua de mayo'nuzun hiç eksik olmadığı bir yıl geçirmenizi dilerim.


nos vemos/görüşürüz.





Dünya Çapında En Çok Okunan Kitapların İspanyolca Adları

başlığı bu kadar uzun tutunca sanırım herhangi bir açıklama yapmama gerek kalmamıştır. bu kitap adlarının bir çoğunda geçen "de" edatı kullanımı sayesinde başlığı okurken bol bol isim tamlaması pratiği yapabiliriz. daha önce film adlarıyla ilgili yazıda da gördüğümüz üzere bazı isimler türkçeye çevrilen isimlerle birebir aynı olurken bazıları farklı olacak.

1- don quijote de la mancha​ - don kişot




2- historia de dos ciudades - iki şehrin hikayesi




3- así se templó el acero - ve çeliğe su verildi



4- el señor de los anillos - yüzüklerin efendisi



5- guerra y paz - savaş ve barış


6- juan salvador gaviota - martı jonathan livingston



7- diario de ana frank - anne frank'ın hatıra defteri


















8- lo que el viento se llevó - rüzgar gibi geçti


9- cien años de soledad - yüzyıllık yalnızlık


10- el mundo de sofía - sofie'nin dünyası


11- donde el corazón te lleve - yüreğinin götürdüğü yere git



12 - la peste - veba



13- cometas en el cielo - uçurtma avcısı


14- el alquimista - simyacı


15- el guardián entre el centeno - çavdar tarlasında çocuklar


16- el nombre de la rosa - gülün adı


17- el principito - küçük prens


18- las aventuras de alicia en el país de las maravillas - alis harikalar diyarında


19- el código da vinci - da vinci şifresi




















20- 50 sombras de grey - grinin 50 tonu


















































İspanyol Ressamlar ve Tabloları - II (Goya - Tribunal de Inquisición)


giriş notu: yazıda yıldızla işaretlediğim noktaları bazı gramer bilgileriyle destekleyeceğim. yıldız sayısına göre yazının sonunda verilen açıklamaları okuyarak gramerle ilgili bilgi edinebilir, “ya bize ispanyolca anlat, bırak şimdi tabloyu falan” yakınmalarından tasarruf edebilirsiniz. bundan sonra, doğrudan gramer anlatımını hedeflemeyen her yazı için bu yöntemi kullanmaya çalışacağım. yıldızları takip edin (figüratif bir cümle değildir)


bir süredir ispanyol engizisyonu hakkında bir şeyler yazmak istiyordum. fakat konunun uzunluğu ve karmaşıklığı nedeniyle yazmaya başladığım andan itibaren yazı akışını sağlayamadığımı, konudan saptığımı hatta (hasta*) yer yer saçmalamaya başladığımı fark ettiğim için bu yöndeki bütün girişimlerin taslak halinde kaldı. hem kapsamlı bir işin altına girmemiş olmak hem de yakın zamanda başladığımız ispanyol ressemlar ve tabloları serisine devam etmiş olmak için goya’nın engizisyon temalı bir tablosu hakkında konuşacağız. deyim yerinde değil biliyorum ama bir taşla iki kuş vuracağız**

resmi büyütmek için üzerine tıklayın


ispanyolca auto de fe de la inquisición veya tribunal de la inquisición olarak adlandırılan tabloyla ilgili ayrıntıları anlamak için ispanyol engizisyonu hakkında biraz konuşabiliriz.

ülkemizde ve dünyanın genelinde cadıları yakmasıyla bilinen engizisyon mahkemeleri, ispanyada biraz daha farklı işlemiş ve yerel politik/sosyal ihtiyaçlara yanıt vermekle yükümlü olmuştur. ispanya tarihiyle ilgili başka yazılarda da adlarını andığım katolik kralları (reyes catolicos) engizisyon mahkemelerinin ispanyada kuruluşu sırasında da görüyoruz. reconquista (yeniden fetih) döneminin başarıyla sona erdiğinin bir delili olan granada kapitülasyonlarının imzalanmasınan 13 yıl önce, 1478 yılında papalığın da olurunu alınarak kuruluyor ispanyol engizisyonu. bu tarihte iberya yarımadasına yukarıdan bakan herhangi bir kişi, yarımadada arap ve berberi hakimiyetinin silindiğini rahatlıkla görebilir. yüzyıllar süren bu müslüman hakimiyeti ve yarımadaya roma döneminde gerçekleşen yoğun yahudi göçüne bağlı olarak ispanya topraklarında herhangi bir dini bütünlük bulunmamaktadır. bu bütünlük eksikliği, artık ülkenin neredeyse tamamını kontrolü altına almış olan katolik kralların el atacağı ilk iş olacak, yüzlerce yıldır bir arada yaşayan ve ibadet eden hristiyan, müslüman ve yahudiler arasında ciddi sıkıntılar ortaya çıkacaktır.

bu dinlerin mensupları arasında yüzlerce yıl boyunca hiç sıkıntı yaşanmamış mıdır gerçekten diye bir soru akla gelebilir. tabii ki yaşanmış, hatta yahudilere karşı büyük pogromlar gerçekleştirilmiştir. ama ne fiziksel saldırılar ne de sözlü saldırılar iktidarda bulunan kişilerce açıktan desteklenmemiştir. hatta kendilerine kötü davranıldığını, ayrımcılığa maruz kaldıklarını düşünen yahudiler sıklıkla krallara başvurmuş ve yaşadıkları sorunlar kralların doğrudan müdahale ve emirleriyle çözülmüştür.
bu bilgiler doğrultusunda bakıldığında, engizisyon mahkemelerinin ispanyadaki birincil amacının cadıları avlamak değil, dinsel bütünlüğü sağlamak ve katolik itikadının yarımadada tamamen hakim olmasını sağlamak olduğu söylenebilir. kral ve kraliçeye (fernando ve isabel) kesin bağımlılığı olan bu mahkemelerin politikaya alet edildiğini, ülke içerisinde muhalifleri ve daha sonra coğrafi keşiflerle (siz burayı coğrafi işgal olarak okuyun) fethedilen latin amerika topraklarındaki yeni ispanya (bugünkü meksika), peru ve kolombiyada işgale karşı koyanları korkutmayı hedeflediğini söylemek yanlış olmaz. zira bu duruma karşı söz söylemek bize kalmamış, ilk sözü katolik kral fernando’ya (isabelin kocası) mektup yazan papa söylemiştir. papa yazdığı bu mektubunda özetle “hakiki hristiyanlar da bu işten zarar görüyor, nedir bu işin aslı? siz ne yapmak istiyorsunuz” şeklinde yakınmış, karşılık olarak fernando’dan, yine özetle “sen kendi işine bak” yanıtını almış ve bu yanıtın üzerine çok da ayak diretmemiş, ispanyol engizisyonunu eleştirmekle daha fazla meşgul olmamıştır.
papanın denetiminden sıyrılan ve kralın tam desteğini alan engizisyon mahkemeleri tabir-i caizse esmiş gürlemiş, özellikle kuruluşunu izleyen ilk yüz yıllık süre içerisinde yenilmedik nane bırakmamıştır. reconquista’nın tamamlanmasının ardından, hali hazırda kullanılmakta olan, yeni hristiyan tanımlaması daha sık kullanılır hale gelmiştir. yeni hristiyandan kasıt din değiştirere baskıdan kurtulmaya çalışan yahudi ve müslümanlar için kullanılmış, hristiyan doğan kişilere ise eski hristiyan adı verilmiştir. yeni hristiyanlar üzerinde, özellikle daha zengin bir topluluk olan yahudilikten hristiyanlığa geçiş yapanlar üzerinde bu defa da “gizlice kendi dinlerinin ibadetlerini yapıyorlar, bizi kandırıyorlar” gerekçesiyle baskı kurulmuş ve bu iddiayla insanlar yargılanıp yakılmaya varan çeşitli cezalara çarptırılmıştır. mahkemeler isimsiz şikayetleri de kabul etmiştir. biraz işleyişten bahsettikten sonra tablo ile ilgili birkaç şey söyleyip tamamlayacağım.

diyelim ki komşunuzdan hiç hoşlanmıyorsunuz ve bu kişiden nasıl kurtulacağınızı bilmiyorsunuz. çözüm çok basit, engizisyona gidiyorsunuz “bunlarda bir sorun var, gece garip garip ayin sesleri geliyor evlerinden, ama hiç bizim isa mesih itikadına benzer ayinler değil bunlar” diyorsunuz ve olay orada bitiyor. zira bu andan itibaren, sizin isminiz bile geçmeden, söz konusu kişi sorguya alınıyor. işkenceye tabi tutuluyor. dini bir mahkeme olan engizisyonun hakimleri (din adamları), söz konusu kişinin ruhunu kurtarmak ve kıyamet gününde doğru itikat dahilinde dirilmesini sağlamak gibi kutsal bir işle uğraştıklarına inandıkları için, kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. sonunda itiraf ve pişmanlık bildirimi aldıklarında müthiş bir mutluluk yaşıyorlar ve sorgulanan kişiyi laik mahkemeye teslim ediyorlar. laik mahkeme adını duymak bu yazıyı okuyanları rahatlatabilir ve “oh be sonunda işkence sona erdi” diye düşünmeye itebillir. fakat laik kola devretme o dönemde ölüm anlamına geliyor zira engizisyon mahkemeleri dini kurumlar olduğu için ölüm kararı alamıyorlar ve bu pis işi laik mahkemelere bırakıyorlar. bundan sonraki süreçte ilgili kişinin bütün mallarına el konuluyor (yahudilerin zenginliği düşünüldüğünde bu yargılamaların hiç de dini sebeplere dayanmadığı söylenebilir) ve cezanın uygulanması süreci başlıyor.

cezanın uygulanmasının ilk adımı auto de la fe etkinliği. ibreti alem için halka açık olarak, bazı durumlarda zorunlu katılımla, gerçekleştirilen bu etkinlik sırasında cezalandırılacak olan kişilere, cezalarına uygun elbiseler giydiriliyor. goyanın çizdiği tabloda kafalarında uzun kukuletalar bulunan karakterler cezalandırılmasına karar verilen kişileri canlandırıyor. kukuletaya ek olarak sambenito*** adı verilen kıyafet giydiriliyor. kıyafet sarı renkli ve üzerinde haç bulunuyorsa kilisenin suçlunun öldürülmesine gerek bulunmadığını bildiriyor ve kişi bir süre bu kıyafetle dolaştırılıp topluluğun aşağılamasına maruz bırakılıyor. kilisenin belirlediği süre boyunca kıyafeti sadece evdeyken üzerinden çıkarabiliyor. şayet kıyafetin üzerinde ejderjalar, alevler ve şeytan figürleri bulunuyorsa yandınız demektir. (bu cümle de figüratif değil zira sadece yakılacak kişiler bu şekilde giydiriliyor). fakat derdi günü hristiyanlığınızı kurtararak öbür dünyanızı garanti altına almak olan (güya) engizisyon mahkemesinin size bu dünyada son bir güzelliği de olmuyor değil. eğer son anda pişmanlığınızı haykırırsanız, “ben ettim siz etmeyin, vallahi de billahi de doğru yola geldim” diye ağlarsanız sizi garrote vil denilen düzeneğe götürüyorlar. garrote vil, “suçlunun” boynunu kırmak için hazırlanmış demir düzeneğe verilen isim. yani sizi yakmadan önce öldürerek merhametlerini gösteriyorlar.

genelde açık alanlarda, meydanlarda yapılan bu etkinliği goya bu defa kapalı bir alanda, muhtemelen bir kilisenin içinde veya mahkeme için özel olarak ayrılmış büyük bir binanın salonunda resmetmiş. sambenito giydirilmiş dört suçlu birkaç saat sonra başlarına gelecek olan felaketi bekliyor. sağ arka tarafta bulunan ve olayı izleyen kalabalık silik ve içiçe geçmişken ön tarafta bulunan hakimler, din adamları, mahkeme görevlileri ve suçlular daha anlaşılır bir şekilde çizilmiş. elleri bağlı durumdaki suçlulardan ikisi öne doğru eğilmiş. özellikle sağ tarafta öne eğilen kişi dua eder gibi görülüyor. belki de son bir kurtuluş çabası içerisinde dindarlığını göstermeye çalışıyor. masanın ön tarafında oturan bir din adamı sandalyeye oturtulan suçlulardan birine doğru elini uzatmış, belli ki o kişi hakkında konuşuyor ama yüzünü mahkeme heyetine dönmüş durumda. muhtemelen suçludan tiksindiği için yüzüne bile bakmak istemiyor.

46 cm × 73 cm tuval üzerine yağlı boya ile çizilen bu tablo goyanın “deliler evi” “kendini kırbaçlayan insanlar" gibi tablolarıyla benzerlik göstermekte ve bu tablolar bir seri olarak kabul edilmktedir.


Notlar:

* hasta kelimesi –e kadar anlamına geldiği gibi “dahi”, “bile”, ve ilginç bir şekilde “hatta” anlamında da kullanılabilir.

örnek:
hasta los ciegos pueden ver la fealdad de mi alma
ruhumun çirkinliğini körler bile görebilir.

bu cümleyi “hatta körler bile….”şeklinde de tercüme edebiliriz. hatta kelimesinin “dahi”, “bile” şeklinde kullanımı için “hasta” kelimesini iç rahatlığıyla kullanabilirsiniz.

Sanırım başka bir örnekle daha anlaşılır olacak:

No puedo caminar, no puedo ponerme de pie, hasta no puedo moverme el brazo.
Yürüyemiyorum, ayağa kalkamıyorum, hatta kolumu (bile) kıpırdatamıyorum.

** bir taşla iki kuş vurmak deyiminin ispanyolcası neredeyse birebir aynı fakat ispanyollar vurmak yerine öldürmek fiilini kullanarak daha gerçekçi davranmışlar ve taş yerine “bir atışta” demişler. “matar dos pájaros de un tiro

örnek verelim:
tú siempre quieres matar dos pájaros de un tiro, pero la vida no es tan fácil.
sen hep bir taşla iki kuş vurmak istiyorsun ama hayat o kadar kolay değil.

*** sambenito kelimesi “saco bendito” yani “kutsal/kutsanmış çuval” tanımlamasının halk dilinde bozulmasıyla oluşmuştur. cezalandırılacak olan kişilere giydirilen bu kıyafet çuvaldan dikilmektedir ve dikildikten sonra din adamları tarafından okunup üflenerek kutsanmaktadır. ilk başlarda sadece cezalandırılmak üzer giyilen sambenito bir süre sonra verilen bir emirle daha uzun bir süre kullanılmaya başlanıyor ve yakılan kişilere giydirilen sambenito’lar yakma işlemi öncesinde çıkarılıyor ve en yakın kilisenin görülür bir yerine asılıyor. bu şekilde topluma uzun süreli bir ders verilmiş oluor. bu acımasız gelenek ispanyol dilinde birkaç deyimin ortaya çıkmasını sağlıyor. “colgar a uno el sambenito” yani “birnin sambenito’sunu asmak”, ve “llevar el sambenito” yani “sambenito giymek”. engizisyonun birçok masum kişiyi öldürdüğü sabit olsa gerek ki bu deyimler “birini asılsız bir şekilde suçlamak”, “suçu birinin üstüne yıkmak” anlamlarına geliyor. cümle içinde kullanalım “ohooo sen burada saçma sapan işlerle uğraşırken, sambenitonu astılar/üzerine geçirdiler bile”.

girişte de söylediğim gibi konunun dağınıklığı ve uzunluğu sebebiyle yazı da biraz uzadı. bir sonraki başlıkta görüşme üzere. dikkat edin de kimse üzerine sambenito geçirivermesin.

İspanyolca - İngilizce Bilingual Cümleler

yorgunluktan gevezelik etmeye pek mecalim bulunmadığı için doğrudan 20 cümlelik tabloyu aşağıya ekliyorum. pratik önemli. yazarak, okuyarak, dinleyerek veya konuşarak bol bol pratik yapmak lazım.

sonraki başlıkta gevezelik yapacak şekilde görüşmek üzere.

 
İngilizce
İspanyolca
I wil learn spanish.
Aprenderé español
My computer doesn’t work
Mi computadora no funciona
Who wants drink a coffee?
¿Quién quiere tomar/beber una cafe?
We are not stupid.
No somos estúpidos
Can you help me?
¿Puedes ayudarme?
Can you tell me where your dog is?
¿Puedes decirme donde está tu perro?
I don't like people who talk a lot.
No me gustan las personas que hablan mucho.
We wish to rest for a day
Deseamos descansar por un día.
Life does not treat me well.
La vida no me trata bien.
I do not treat life well either.
Yo tampoco trato bien la vida.
Everyone wants to move to a foreign country.
Todo el mundo quiere mudar a un país extranjero.
You are bad and I like bad people.
Eres malo y me gustan las personas malas.
Money is important but it is not everything.
El dinero es importante pero no es todo.
I have not seen my friends for a long time.
Llevo mucho tiempo sin ver mis amigos.
We have to forget the past to live happily.
Tenemos que olvidar el pasado para vivir feliz.
I think they do not want me here.
Creo que no me quieren aquí.
We have to sleep enough.
Tenemos que dormir bastante.
My cats are more crazy than me.
Mis gatos son más locos que yo.
Do you know what her name is?
¿Sabes cómo se llama?
What time do we start studying?
¿A qué hora empezamos a estudiar?