Sahte Dostlar (Birbirine Benzeyen Ama Alakalı Olmayan İngilizce-İspanyolca Kelimeler)

daha önceki yazılardan birinde verdiğim sözü yerine getirmek (cumplir con mi palabra) için ingilizce-ispanyolca dilleri arasında 20 adet sahte dostu (false friend) sizin için listeledim. umarım faydalı bir içerik olmuştur. sizin de bildiğiniz, eklemek istediğiniz sahte dostlarınız varsa yorumlar kısmından ekleyebilir veya bu listeye eklemem için bana mail yoluyla gönderebilirsiniz. ispanyolcadefteri@hotmail.com

bu aralar yazılar biraz yavaşladı. birkaç hafta daha bu yavaş tempoda ilerleyeceğim gibi görünüyor. karantina gevşetilince çeviri işlerinde hareketlenme olduğu için kendimi çevirilere vermiş durumdayım. bununla birlikte aklımda bir sonraki yazılar ve çeviriler (iş değil, latin amerika edebiyatından örnekler sunmak amacıyla yaptığım çeviriler) için birkaç fikir var. cortazar'ın çok güzel bir öyküsünü çevirip paylaşmak istiyorum. okuduktan sonra beni araştırmaya (google üzerinden ve nativo arkadaşlarımla yaptığım sohbetler aracılığıyla) sevk eden ve aztek kültürü hakkında bilmediğim birkaç konuda aydınlanmamı sağlayan bu öyküyü sizin de seveceğinizi tahmin ediyorum. öykünün dışında aklımda, arapça'nın ispanyolca'ya endülüs'te ödünç verdiği ve iberya yarımadasınan apar topar (birkaç yüzyılcık içinde) çıkarıldığı için geriye dönüp almaya fırsat bulamadağı kelimelerle ilgili bir yazı olacak. bu konu hakkında, yine google ve nativo amigolarım aracılığıyla yaptığım kısa araştırmalar, sohbetler sonucunda ilginç kelimeler biriktirdim. bu kelimelerin bazılarını bizim de ödünç aldığımızı ve kendi dil özelliklerimize göre yeniden yapılandırıp kullandığımızı gördüm. vakit ayırmayı becerebilirsem güzel bir yazı olacak gibi. bir sonraki başlıkta görüşmek üzere.



İSPANYOLCA

İNGİLİZCE BİLENLERİN TAHMİNİ
ANLAMI

DELITO
DELIGHT (HAZ)
SUÇ

EMBARAZADA
EMBARRASSED (MAHCUP, UTANMIŞ)
HAMİLE

ENVIAR
ENVY (KISKANMAK, HASET)
YOLLAMAK

ÉXITO
EXIT (ÇIKIŞ)
BAŞARI

LIBRERÍA
LIBRARY (KÜTÜPHANE)
KİTAPÇI

GROSERÍA
GROCERY (BAKKAL, DÜKKAN)
KABALIK

NUDO
NUDE (ÇIPLAK)
DÜĞÜM

ROPA
ROPE (HALAT)
ÇAMAŞIR, KIYAFET
SOPA
SOAP (SABUN)
ÇORBA

SUCESO
SUCCESS (BAŞARI)
OLAY, ETKİNLİK
VASO
VASE (VAZO)
BARDAK

CARPETA
CARPET (HALI)
DOSYA

CONTESTAR
CONTEST (YARIŞMAK)
YANITLAMAK

ESTIMADO
ESTIMATE (TAHMİN ETMEK,..)
SAYIN, SAYGIDEĞER
TUNA
TUNA (TON BALIĞI)
BİR TÜR İNCİR
AMERICANO
AMERICAN (ABD'LI)
AMERİKA KITASINDAN OLAN
BIGOTE
BIGOT (YOBAZ, BAĞNAZ)
BIYIK
GANGA
GANG (ÇETE)
PAZARLIK
RAPISTA
RAPEST (TECAVÜZCÜ)
BERBER
FÁBRICA
FABRIC (KUMAŞ)
FABRİKA




adios amigos







Latin Amerika Edebiyatından Çeviriler - IV (Pampa Hash - Jorge Ibargüengoitia)

Serinin bu dördüncü yazısında, daha önce başka bir öyküsünü de paylaştığım Jorge Ibargüengoitia'nın "What Became of Pampa Hash" isimli öyküsünü paylaşıyorum. Çeviri süreci oldukça zorlu geçen bu öyküyle ilgili eleştirilerinizi yorumlar bölümünden paylaşabilir veya ispanyolcadefteri@hotmail.com adresine gönderebilirsiniz. Keyifli okumalar dilerim.






                                                                   PAMPA HASH

Nasıl geldi? Nereden geldi? Bunları hiç kimse bilmiyor. Onun varlığıyla ilgili gördüğüm ilk işaret oraya buraya asılmış iç çamaşırlarıydı.

Bir kutu sardalya konservesi yemek için kamaraya (başka kamara yoktu) girmiştim. Yemek masanın yanına, tam göz hizasına boylu boyunca bir ip gerilmişti ve üzerine iç çamaşırları asılmıştı. Tuvaletten gelen sifon sesini duydum, kafamı kaldırdığımda, o andan sonra sık sık görüp aşina olacağım yüzü gördüm: Pampa Hash tuvaletten çıktı. Sadece bir felsefe doktorunun bakabileceği gibi baktı bana: her şeyi görmezden gelerek, masayı, sardalyayı, çamaşırları, etrafımızı çeviren denizi, kısacası güçlü erilliğim (!) hariç her şeyi.

O gün yakınlaşmadık. Hatta hiçbir şey olmadı. Selamlaşmadık bile. O bana baktı, ben ona baktım, o güverteye çıktı, ben kamarada oturup sardalya yemeye devam ettim. O günlerde bazı ağzı kalabalıkların söylediği gibi ilk görüşte aşkın kurbanı olduğumuz doğru değildir.

Erotik açıdan bakıldığında, ikinci görüşmemiz de pek verimli geçmedi.
Onu mayoyla gördüğümüzde, dört adam nehrin kenarına oturmuş, plastik bir botu şişirmeye çalışıyorduk. Harika görünüyordu. Bazı erkeklerin zaman zaman hissettiği güç gösterisi yapma tutkusu beni ele geçirmişti. Hava pompasını kaptım ve çılgınlar gibi pompalamaya başladım. Plastik bot, beş dakika içinde patlayacak duruma gelmişti, sarfettiğim efordan dolayı ellerimde, sonradan yaraya dönüşecek baloncuklar oluşmuştu. Bana bakıyordu.

She thinks I’m terrific”, diye İngilizce düşündüm. Botu suya indirdik ve tıpkı Lord Baden-Powell'in dediği gibi “hayat nehrinin” yolunu tuttuk.

Nasıl da destansı bir yolculuktu! Yemeği ısıtmak için çıplak ve baloncuklanmış ellerimle odunları paramparça ettim ve neredeyse bilincimi kaybedene kadar ateşi üfledim: ardından bir tepeye tırmandım ve normalde korkudan soğuk terler döktürecek bir mesafeden suya atladım; bütün bu yaptıklarım arasında en dikkat çekeni kendimi akıntıya bırakmam ve Pampa'nın korkuyla bana seslenmesiydi. Yüz metre ileride kanlar içinde çıkardılar beni nehirden. Haylazlık yapmayı bitirmiştim. Bot paketlenmiş ve Jeep'e yüklenmişti. Çalıların arasında giyindim, bir kayanın üzerine oturup ayakkabılarımı giymeye başladığımda yanıma geldi.

Je me veux baigner.” - dedi.
“Je veux me baigner” diye düzelttim ve ayağa kalkıp ona sahip olmaya çalıştım, başaramadım.

Onunla birlikte olmam tamamen bir yanlış anlaşılma sonucunda gerçekleşti. Bir salonda tek başımıza oturmuş, önemsiz şeylerden konuşurken "Falanca bölgenin telefon kodu nedir?" diye sordu. Bilmiyordum, telefon rehberinden bulabileceğini söyledim. Salondan çıktı ve bir süre sonra beni yanına çağırdı; telefonun bulunduğu yere gittim, rehberin üzerine doğru eğilmişti: “Bölgeler nerede?” diye sordu. Ben biraz önceki konuşmayı tamamen unutmuştum, erojen bölgelerinin nerede olduğunu sorduğunu zannettim. Ben de bildiğim bölgeleri ona gösterdim.

Birbirimiz için doğmuştuk: ikimizin toplamı yüz altmış kilo tutuyordu. Takip eden aylarda yaşadığımız çalkantılı ve tutkulu ilişki boyunca, bufalo, orangutan, gergedan... kısacası bir erkeği küstürmeden kullanılabilecek bir çok lakap taktı bana. Ben rüyalar aleminde yaşıyordum, o ise, bu barbar topraklarda yaptığı yolculuk boyunca sürekli ishal olmaktan muzdaripti. Gittiğimiz yer deniz seviyesindeyse sorun yaşamıyorduk, günde on dört saat olan uyku ihtiyacını bir kenarda karşılayan, kabul edilebilir bir eşti. Ancak iki bin metrenin üzerine çıktığımızda güçlükle nefes alıyordu ve kolaylıkla bayılıyordu. Meksiko City'de onun yanında yaşamak hiç kolay değildi zira bayılacak ve yerden kaldıracağım diye hiç bitmeyen bir teyakkuz halinde beklemem gerekiyordu.

Patolojiye olan tutkusunu öğrendiğimde, sırf onu memnun etmek için, sadece ayrıcalıklı zoolojik türlerin olabileceği kadar sağlıklı olan ailemin bir dizi patolojik hastalıktan muzdarip olduğunu uydurdum.

Meksika’lılara özgü davranışları araştırmak gibi başka bir tutkusu daha vardı.

—Motorları sever misin? —diye sormuştu bir defasında—. Yanıtın senin milli karakterini ortaya çıkaracağını belirtmek isterim.

İlişkimizde bazı belli başlı düzensizliklere sahipti: örneğin, yemeğimi ödemesini istemeye cüret edemediğim tek kadındı, oysaki peso içinde yüzdüğünü biliyordum, üstelik paraların kendisine değil, Pumpernikel Foundation'a ait olduğundan da emindim. Dirseklerimi masanın üzerinde, kahve fincanımın bir o yanında bir bu yanında birleştirerek ve yüzümü ellerimin arasına alarak aylar boyunca onu izledim, bolca patates ve biftek yedi durdu.

Bifteklerin parasını benim ödeyeceğimi düşünen garsonlar, aylar boyunca belirgin bir küçümsemeyle süzdü beni. Bazen bana acıyordu ve bir parça et ikram ediyordu, ben, tabi ki, aç olmadığımı söyleyerek reddediyordum. Üstelik bir de bahşiş problemi vardı: %1 bahşiş bırakmanın kabul edilebilir olduğu yönünde bir teoriye sahipti, bu teoriye göre yirmi pesoluk bir yemek için kırk sent bahşiş bırakmak savurganlık oluyordu. Ömrüm boyunca bu kadar çok garsonu düşman edinmemiştim.*

Cebimde yirmi peso olan bir gün onu Bamerette'ye götürdüm. İki tekila istedik.

—Buraya en son geldiğimde —dedi— iskoç viskisi içip gitar çalmıştım, garsonlar beni film yıldızı zannetmişti.

Nedendir bilmem, bu söylediklerinden dolayı onu hiç affetmedim.

Vücudunun iriliği başka bir dezavantajdı. Bedenin altında iki dakika kalan kol hemen uyuşuyordu. İlişkimizi temsil edebilecek yegâne tarihsel karakter Sigurd’tu; yedi ateş çemberinden geçip Brunilda'ya** ulaşan, fakat onu uyandırmak mümkün olmadığı için kucaklamayı deneyen, bu da mümkün olmayınca ağır bir eşya gibi sürükleyerek götürmek zorunda kalan Sigurd.**

Ah, Pampa Hash! Benim tatlı, kocaman Pampa Hash'ım!

Öğrenmeye büyük bir merak duyuyordu.
—Beni seviyor musun?
—Evet.
—Neden?
—Bilmiyorum.
—Bana hayranlık duyuyor musun?
—Evet.
—Neden?
—Profesyonelsin, vicdanlısın, işinde oldukça beceriklisin. Bunlar benim hayranlık duyduğum özellikler.

Bu son söylediğim büyük bir yalandı. Zira Pampa Hash dağda bir yıl boyunca araştırma yaptıktan sonra, benim on beş gün içinde uydurabileceğim bir rapor yazabilmişti.
—Bu özelliklere neden hayranlık duyuyorsun?
—Bu kadar çok soru sormayalım ve kendimizi tutkunun kollarına bırakalım.
—Beni arzuluyor musun?

Polis sorgusu gibiydi. Bir gün alışverişe gittik. Hayatımda gördüğüm en zor alışverişti. Ona kalırsa her şey çok pahalı ve çok kalitesizdi veya tam olarak aradığı şey değildi. Üstelik garip bir nedenden dolayı, reyon görevlilerinin bütün mağazayı tarumar ederek ona ürünler göstermekten ve hiçbir şey satamadıktan sonra bütün ürünleri tekrar düzenlemekten zevk aldığını düşünüyordu.

İç çamaşırı meselesi bir senfoninin tekrar eden bölümü gibi ilişkimiz boyunca ortaya çıkıp duruyordu. “I need panties” dedi. İspanyolca nasıl söyleyeceğini ona öğrettim. En azından on mağaza gezdik, hepsinde aynı şey oldu: reyon görevlisinin yanına gidiyorduk, "şeye ihtiyacım var... mmm" diyordu ve kelimenin İspanyolcasını unutup bana doğru bakıyordu: “nasıl söyleniyordu?”, “iç çamaşırı” diye açıklıyordum. Görevli saniyenin milyonda biri kadar bir süre boyunca bana bir bakış atıp iç çamaşırlarını aramaya gidiyordu. Naylon olanları istemiyordu, pamuklu olanları da istemiyordu. Meksika'da pek de bulunmayan bir kumaştan üretilmeli ve utanç verecek kadar büyük boyutta olmalıydı. Doğal olarak hiçbir şey bulamadık. Birkaç tane mango satın aldık, parka gidip bir banka oturduk. Yarım mangonun kabuğunu güçlü dişleriyle nasıl söktüğünü, mangoyu nasıl yalayıp yuttuğunu ağzım açık izledim. Ardından mangonun diğer yarısını kaptı ve aynı işlemi, elinde sadece kuru bir kabuk kalana kadar tekrarladı. Bu kadının bana göre olmadığını o anda anlamıştım. Kendi payına düşen üç mangoyu bitirdikten sonra ağzını ve ellerini dikkatlice sildi, bir sigara yaktı, banka iyice kuruldu, gülümseyerek bana bakıp sordu:

—Beni seviyor musun?
—Hayır —dedim.
Tabii ki bana inanmadı.

Finale yaklaştığımızı biliyordum. Kendini ritme bıraktığı gün her şey son buldu.

Bir partiye katılmıştık, Colonia del Valle'li Fred Astaire olarak tanınan ve çok iyi danseden bir adam da partiye katılmıştı. Adamın özelliği tek başına dans etmesiydi, dans ederken kendi ayaklarına bakıyor, bu şekilde dans etmek onun zevkini arttırıyordu. Bir süre geçti. Tropik bir ritim çalmaya başladı. Korkunç bir şeyler olacağına dair bir his içimi kapladığı sırada birileriyle sohbet ediyordum. Kafamı çevirdim ve gördüğüm karşısında donup kaldım: Pampa, benim Pampa'm, öylesine çok sevdiğim kadın, Fred Astaire'nin etrafında dans ediyordu. Shiva'nın etrafında dans eden Mata Hari'ye benziyordu. Juarez Bulvarında “Ay, Cielitou Lindou…”*** diye şarkı söylemeye başladığı günden beri hiç bu kadar utandırmamıştı beni. Ne yapabilirdim? Tabi ki gözlerimi kaçırdım ve sohbete devam ettim. İşkence saatlerce sürdü.

Sonra yanıma geldi ve Meryem ana gibi ayaklarıma kapanarak konuştu: “Beni bağışla. Kendimi müziğin ritmine kaptırdım.” Hemen oracıkta bağışladım onu.

Kaldığı otele gittik (amacımız barışmaktı), asansöre bindik, tam kapıyı kapatmak üzereydik ki otelin yöneticisi yanımıza geldi ve hangi odada kaldığımızı sordu.

—Hanımefendiyle birlikteyim —dedim.
—Saat ondan sonra ziyaretçi kabul etmiyoruz.

Pampa Hash öfkelendi:
—Siz ne demek istiyorsunuz? Beyefendinin benimle birlikte odaya gelip valizini alması gerekiyor.
—Valizi siz indirin, o burada beklesin.
—Hiçbir şey indiremem, çok yorgunum.
—O zaman belboy indirir valizi.
—Belboy'a ödeme yapmak istemiyorum.
—Belboylara ödemeyi otel yapıyor, señorita.

Bu cümle tartışmaya son noktayı koydu.

Pampa Hash ve belboyun bindiği asansör yükselmeye başladı. Parmaklıklı asansörlerden biriydi, bu sayede belli bir yüksekliğe ulaştığında Pampa Hash'ın iç çamaşırını gördüm. Bunun bir sinyal olduğunu anladım: ortadan kaybolma vakti gelmişti.

Oradan ayrılmak üzereyken, yönetici beni durdurdu: “Valizi bekleyin.” Bekledim. Kısa bir süre sonra belboy lobiye indi ve aslında bana ait olmayan valizi elime tutuşturdu. Sokağa çıktım, adımlarımı kademeli olarak hızlandırarak oradan uzaklaştım.

Zavallı Pampa Hash, aynı gün hem beni kaybetmişti hem de valizinden olmuştu!

                                                             -Son-


Notlar:
* Meksika’da, yasal zorunluluk olmamakla birlikte, hesabın en azından yüzde 15’i kadar bahşiş bırakmak gibi bir gelenek mevcut. Bahşiş bırakmayanların veya daha az bahşiş bırakanların garsonlar tarafından pek de sevilmediği, kulaklarının çınlatıldığı doğrudur/812.

** Cermen mitolojisinde adı geçen iki kahraman.

*** Bir Meksika halk şarkısı. Dinlemek isteyenler buraya tıklayabilir.




Latin Amerika Edebiyatından Çeviriler - III (Köpeklerin havlamasını duymuyor musun - Juan Rulfo)

meksikalı yazar juan rulfo'nun (1917-1986) farklı öykülerini çevirip sizinlpaylaşacağım. bazı arkadaşara biraz sıkıcı gelebilir ama yazarın tarzı benim oldukça hoşuma gidiyor. karakter ve mekanlar hakkında genelde bilgi bulamadığımız öyküler, meksika devriminden sonraki toplum yapısını anonim kahramanlarla ve ismi açıklanmayan mekanlarla yapıyor. köylülerin büyük umut bağladığı meksika devriminin ardından yapılan toprak reformu başarısız olmuş, latifundium olarak adlandırılan büyük çiftliklerin varlığını sona erdirememiştir. çare olarak gördükleri devrimden de bir hayır göremeyen köylülerin içler acısı hali rulfo'nun öyküsündve romanında kendisini göstermektedir. devrimin getirdiği çatışmalar juan rulfo'nun öykülerine yoksulluk, umutsuzluk, öfke, ölüm, annesini veya babasını kaybetmiş çocuklar, baba voğul arasındaki uyuşmazlıklar olarak yansımaktadır. bugün okuyacağımız, ispanyolca adı "no oyes ladrar a los perros" olan öyküde ven kısa zamanda çevirisini yapmayı düşündüğüm başka bir rulfo öyküsünde bu çatışmaları çok net bir şekilde görebileceksiniz. giriş bölümünü tamamladığımıza göre şimdi öyküye başlayabiliriz. bu serinin diğer başlıklarında da belirttiğim gibi, eleştirilerinizi yorum olarak yazabilir veya ispanyocadefteri@hotmail.com adresine gönderebilir, kaynak göstermek kaydıyla çeviriyi paylaşabilirsiniz. keyifli okumalar dilerim.


Juan Nepomuceno Carlos Pérez Rulfo Vizcaíno


-------------------------------------------------------------------------------
-------------------------------------------------------------------------------



-Sen yukarıdasın, Ignacio, bir şey duyuyor musun veya bir yerlerde bir ışık görüyor musun?
-Hiçbir şey görünmüyor.
-Yaklaşmış olmalıyız.
-Evet, ama hiçbir şey duymuyorum.
-İyi bak.
-Hiçbir şey görünmüyor.
-Yazık sana, Ignacio.
Dere kenarına yansıyan uzun ve siyah gölgeleri, onlar ilerledikçe yükseliyor, alçalıyor, kayaların üzerinden süzülüyor ve yürüyüşe eşlik ediyordu. Titrek bir gölgede bütünleşmişlerdi.
Ay, toprağın üzerinde yuvarlak bir alev topu gibi yükseliyordu.
-Kasabaya varmak üzere olmalıyız, Ignacio. Senin kulakların açıkta, bir dinle bakalım, köpeklerin sesi duyuluyor mu? Bize, Tonaya hemen tepenin ardında demediler mi? Tepeyi geçeli kaç saat oldu. Tepenin arkasındademişlerdi, Ignacio.
-Evet, ama hiçbir şey görmüyorum.
-Yorulmaya başladım.
-Beni indir.
Yaşlı adam sağlam bir duvara doğru yaklaştı, omuzlarındaki yükün ağırlığını hafifletecek şekilde duvara yaslandı, yine de yükü tamamen salıvermedi. Bacakları bükülüyordu ama oturmak istemiyordu, bir defa oturdu muydu oğlunu tekrar sırtına alamazdı, saatler önce yola çıkarken onu sırtına almasına yardımcı olmuşlardı. O saatten beri hiç indirmeden taşıyordu.
-Nasılsın?
-Kötü.
Çok az konuşuyordu, her seferinde daha az. Bazen uyuyordu sanki. Bazen de üşüyordu. Titriyordu. Oğlunun titrediğini fark ediyordu. Çünkü oğlanı ne zaman titreme tutsa ayaklarını bir mahmuz gibi böğrüne batırıyordu. Kollarıyla adamın boynunu sıkıca kavrıyor, kafasını bir çıngırak gibi sağa sola titretiyordu. Yaşlı adam, dilini ısırmamak için dişlerini sıkıyor ve titreme kesildiğinde hep aynı soruyu soruyordu:
-Canın çok mu yanıyor?
-Biraz -diye yanıtlıyordu oğlan.
Ignacio ilk başlarda ayak diremişti: “Beni indir… Burada bırak… Sen git. Yarın veya ne zaman iyi olursam yetişirim sana.” Yol boyunca, belki elli defa söylemişti aynı cümleleri. Bu defa söylememişti. Ay oradaydı. Tam karşılarında. Büyük ve renkli ay, gözlerini ışıkla dolduruyor, gölgelerinin daha uzun ve daha kara görünmesini sağlıyoru.
 -Artık yürüdüğüm yolu göremiyorum-.dedi
Yanıt alamadı.
Oğlu yine yukarıdaydı, kanı çekilmiş yüzüne vuran ay ışığı solgunlaşıyordu. O ise yine aşağıdaydı.
-Duydun mu beni, Ignacio? İyi göremiyorum diyorum.
Oğlan hiç oralı olmadı.
Yaşlı adam sendeleyerek yürümeye devam etti. Yere doğru eğiliyor, tekrar doğruluyor ve yeniden sendeliyordu.
-Yanlış yoldayız belki de. Tonaya tepenin ardında demişlerdi. Tepeyi çoktan geçtik. Ama Tonaya görünmüyor, yakındadır diyeceğim ama herhangi bir ses, gürültü de yok. Bak sen yukarıdasın, ne görüyorsun söylesene bana, Ignacio?
-Beni indir, baba.
-Kötü mü oldun?
-Evet
-Ne pahasına olursa olsun, seni Tonaya'ya ulaştıracağım. Orada sana bakacak birini bulacağım. Kasabada doktor var diyorlardı. Seni ona götüreceğim. Kaç saattir sırtımdasın, buraya kadar geldikten sonra yere bırakıp gidemem. Birilerinin gelip seni öldürmesine izin veremem.
Biraz sendeledi. İki üç adım yana savruldu, yeniden doğruldu.
-Seni Tonaya'ya götüreceğim.
-Beni indir.
Sesi zayıflamış, neredeyse fısıltı haline gelmişti.
-Biraz uzanmak istiyorum.
-Orada uyu. Merak etme, sıkı tutuyorum.
Ay, açık gökyüzünde yükselmeye devam ediyor,yükseldikçe mavimsi bir renge bürünüyordu. İhtiyarın terli yüzü ışıkla doldu. Gözlerini yere indirdi, böylece sürekli ileriye bakmak zorunda kalmayacaktı, oğlunun elleriyle sıkıca kavradığı boynunu bükemiyordu.
-Bütün bu yaptıklarım senin için değil, rahmetli annen için yapıyorum. Çünkü sen onun oğlusun. Bu yüzden yapıyorum. Seni yerde öylece yatarken bulduğumda aldırış etmeseydim, şu an yaptığım gibi sırtıma alıp doktora taşımasaydım annen bana musallat olurdu.  Bana güç veren o, sen değilsin. Sen bana beladan, aşağılanmadan ve utançtan başka bir şey vermedin hayatın boyunca.
Konuştukça terliyordu. Gecenin rüzgarı terini kurutuyordu. Sonra kuruyan terin üzerine bir daha terliyordu.
"Belim kırılsa bile seni Tonaya'ya götüreceğim, vücudunda açtıkları yaraları tedavi ettireceğim. Ettireceğim de ne olacak sanki, kendini toparlar toparlamaz yine pis işlerine döneceksin. Ne yaparsan yap! Yeter ki gözümün görmeyeceği, kulaklarımın işitmeyeceği kadar uzaklarda yap. Şartım bu.... Çünkü artık benim oğlum değilsin. Benden aldığın kana lanet olsun. Benden sana ne geçtiyse hepsine lanet okudum. 'Benden sana geçen kan böbreğinde katrana dönsün." - dedim . Kendini sokaklara vurduğunu, hırsızlık yaptığını ve insanları öldürdüğünü... birçok iyi  insanı öldürdüğünü öğrendiğim an dedim bunu. Benim iyi dostum Tranquilino mesela. Seni o vaftiz etti. Adını o koydu. Ama sen, onun bile canını yakmaktan geri durmadın. O an, bu benim oğlum olamaz, dedim. Etrafa bir bak bakalım, belki bir şey görürsün.. Belki bir şey duyarsın. Bak sen yukarıdasın, kafama sıkıca sarıldığın için hiçbir şey işitmiyorum, sağır gibi oldum.
-Hiçbir şey görmüyorum.
-Bu senin için kötü, Ignacio.
-Susadım.
-Dayan! Yaklaşmış olsak gerek. Gece oldu, kasabanın ışıkları sönmüştür, ondan göremiyoruzdur. Ama en azından köpek havlamalarını duyuyor olmalısın. İyice bir dinle bakalım.
-Bana su ver.                                                                         
-Burada su yok. Sadece taş var. Dayan. Su bulsaydık bile seni yere indirmezdim. Sonra kim bana yardım ederdi seni sırtlamaya, ben tek başıma yapamam.
-Çok susadım ve çok uykum var.
-Doğduğun zamanı hatırlıyorum. Eskiden de böyleydin. Acıkınca uyanır, yemeğini yer ve sonra uyumaya devam ederdin. Annen süt yetiştiremezdi de en sonunda sana su verirdi. Doymak bilmezdin. Bir de öfkeliydin. Bu öfkenin büyüdükçe daha da katmerleneceğini hiç düşünmedim. Ama öyle oldu. Annen, toprağı bol olsun, senin güçlü biri olmanı istiyordu. Büyüyüp ona destek olacağını zannediyordu. Senden başka çocuğu olmadı. Bir çocuk daha yapayım dedi, canından oldu.  Hoş, ölmeseydi sen şimdiye kadar onu çoktan öldürmüş olurdun ya...
Sırtında taşıdığı adamın dizlerinin tutunmayı bıraktığını, bacaklarının yana doğru salındığını hissetti. Kafası, hıçkırır gibi sallanıyordu.
Saçlarının üzerine gözyaşına benzer kalın damlaların düştüğünü hissetti.
"Ağlıyor musun, Ignacio? Annenin hatırası mı ağlattı seni? Hayattayken onun için hiçbir şey yapmadın. Her zaman umursamaz davrandın. Sanki seni sevgiyle değil de öfkeyle büyütmüşüz gibi. Şimdi anlıyor musun? Bak yaralandın. Arkadaşlarına ne oldu? Hepsini öldürdüler. Onların yanında kimsecikler yoktu. 'Yasımızı tutacak birisi bile yok' diyerek öldüler. Ama sen, Ignacio?
Kasaba oradaydı. Ay ışığı çatıları aydınlatıyordu. Dizlerini son bir çabayla bükerken oğlunun ağırlığı altında ezildiğini hissetti. Kasabanın ilk kulübesine ulaşınca, kaldırıma oturup sırtını duvara yasladı, omzundaki yükü serbest bıraktı.
Oğlunun parmakları boynuna yapışmış gibiydi. Bu parmaklardan ve kulaklarına dolanan kollardan güçlükle kurtulduğunda, dört bir yandan gelen köpek havlamalarını işitti.
-Hani köpek sesi falan duyulmuyordu, Ignacio? -dedi-. Azıcık umutlanmamı bile istemedin.







Uzayan Cümleler 6

bugün gevezelik yapmak yok! doğrudan mevzunun özüne girip (ir al grano) ilk adımı atmak için seçtiğim basit (özne ve yüklemden ibaret) cümleyi orasından burasından çekiştirme, çeşitli öğeler ekleyerek uzatma işine girişmek niyetindeyim. paso a paso (adım adım) ilerleyelim. 

harf kutumuzun kapağını açalım ve ¡empezamos! (başlayalım!)*



-1-
aprende español- ispanyolca öğrenir/öğreniyor

cümle aprender fiilinin geniş zaman üçüncü tekil şahıs çekimiyle kurulmuş. özne açık değil. fiilin çekimine bakarak ispanyolca öğrenme eylemini él (o, eril), ella (o, dişil) veya usted (siz, bir kişiye kibarca, cinsiyet farkı yok) öznelerinden birinin yaptığını anlayabiliyoruz. cümlede özneyi niteleyen bir sıfat bulamadığımız için öznenin cinsiyeti hakkında da bir fikrimiz yok. bu género (cinsiyet) olayı hakkına birkaç şey söylemeden geçmeyeceğim. ispanyolca bu açıdan bakıldığında oldukça tasarruflu bir dil olarak kabul edilebilir. derdimizi anlatmak için fazladan cümle kurmamızı gerektirmez. okulda biri kadın diğeri erkek iki öğretmen olduğunu varsayalım. birgün yine sınıfı en son terk eden öğrenci olma şerefine nail olacakken sınıfın tam çıkışında bir kitap buluyorsunuz. kimindir diye soramadığınız için götürüp öğretmenlerden birine teslim ediyorsunuz. ertesi sabah sınıf arkadaşlarınızdan biri kapıdan girer girmez "kitabımı kaybetmişim, gören oldu mu?" diye feryat ediyor. kitabı bulduğunuzu söylüyorsunuz, "hani nerede?" diye soruyor. "kitabı öğretmene verdim" diyorsunuz. bunun üzerine arkadaşınız "hangi öğretmene?" diye başka bir soru soruyor, siz de öğretmenin kim olduğunu anlatarak nefesinizi tüketmek zorunda kalıyorsunuz. 

şimdi aynı senaryoyu ispanyolcaya uyarlayalım. olay arjantinde, küçük bir kasaba okulunda geçsin (iki öğretmen olacak diye kasabayı seçtim). son ders zili çalıyor. luis adındaki bir adolescente irisi, evine dönmek için acele ediyor, kendisi gibi acele eden diğer adolescente'lerin arasına karışıp sağa sola omuz atarak, yeri geldiğinde çelme takarak, yeri geldiğinde havaya zıplayıp önündeki çocuğun ensesine şaplak atarak ilerliyor. bu sırada, "belki bir gün maria benden ona şiir okumamı ister" diyerek beş yüz peso bayılıp satın aldığı julio cortazar'ın kitabı yere düşürüyor. oysaki maria'nın şiir falan umrunda değil. en ön sıraya konuşlanmış, bütün dersleri dinleyen aklı başında, çalışkan bir kız maria. aklında tek bir düşünce var; "universidad de buenos aires, tıp". neyse konumuz bu değil, kitabı buluyorsunuz. şiir okuyacak herhangi bir maria ideanız bulunmadığı için götürüp öğretmene teslim ediyorsunuz. ertesi gün arkadaşınız sınıfa giriyor. maria'nın oturduğu sıraya kaçamak bir mirada atarak "dün kitabımı kaybetmişim, bulan oldu mu?" diye soruyor. ben buldum, nerede peki şimdi aşamalarını geçtikten sonra kuracağınız cümle "el profesor - erkek öğretmen" veya "la profesora - kadın öğretmen" kelimesini içereceği için hangi öğretmen sorusuna ve bu soruya verilmesi gereken yanıta gerek kalmayacaktır. 

bu genero konusu insanı şaşırtabiliyor bazen. yaklaşık bir on yıl kadar önceydi sanırım. o zamanlar taksim tarafında enternasyonel buluşmalar oluyordu, hala oluyor, ama ben pek katılamıyorum. insanlar dans gecelerinde, konserlerde, dil değişim veya pratik toplantılarında bir araya gelip zaman geçiriyordu. o yıllarda taksimde yaşadığım için sık sık katılabiliyordum bu etkinliklere. ispanyolca konuşma temalı bir toplantıda kendisi fransız olan ama ispanyolca da konuşan ve pratik yapmak için toplantıya gelmiş olan bir adamla sohbete koyulmuştum. söz dönüp dolaşıp ilişkilere gelmişti. konuşmanın bir yerinde "vivo con mi novio" dedi. ben de safım ya "novia" diye düzelttim. aldırmadı. bir taraftan konuşmaya devam ediyoruz diğer taraftan ben kendi kendime şişiniyorum. "adamın -diye geçiriyorum içimden- anadili güya fransızca olacak, latinceden çıkmadı mı sizin dil?! sizin diliniz ispanyolcanın kuzeni değil mi? sen bile bunu karıştırıyorsan ve senin hatanı ben düzeltiyorsam ohoo olmuşum ben". neyse bende övünmenin bini bir para, öyle bir kasılıyorum ki yere göğe sığacağım kalmıyor. fransız arada bir "mi novio" diyor, ben anında "novia ehehe" diye düzeltiyorum, artık üçüncü mü, dördüncü mü düzeltmemden sonra "soy gay" diyerek açıklama yapmak durumunda kalmıştı adam. biraz önceki havam inerken"heee şimdi anladım" demiştim. neyseki fransız arkadaş cümlesinin sonuna "ehehe" efekti ekleyip kalkıp gitmemişti de o geceyi az hasarla atlatabilmiştim. kıssadan hisse (moraleja); konuşma gruplarında, kendileri tarafından talep edilmedikçe, kimsenin cümlesini düzeltmeyin. kendinizi, yaklaşımlarınızı, tercihlerinizi gramer bilginizin önüne geçecek kadar büyütmeyin. güya gevezelik yoktu. ikinci maddeye geçiyorum ben.


eskiden bana julio cortazar'dan bir şeyler okurdu, şimdi sadece marx'tan bahsediyor

-2-
la mujer aprende español - kadın ispanyolca öğreniyor

ne yaptık? cümlemizi bir beden genişlettik ve artık öznenin kim olduğunu biliyoruz; la mujer. ¿qué hace la mujer? (kadın ne yapıyor?)  veya cümlede vurgulanan kelimeyi değiştirerek şekilde ¿quién aprende español? (kim ispanyolca öğreniyor?) sorularına yeterli bir yanıt olacaktır bu cümle. ama bizim derdimiz üzüm yemek değil, linguist dövmek olduğu için adım atmaya devam edelim. bir sonraki adımımızda farklı hususları açığa çıkarabiliriz. örneğin kadına bir sıfat ekleyip nasıl bir kadın olduğunu anlatabiliriz, aprende için bir zarf ekleyip öğrenme fiilini nasıl yaptığıyla ilgili açıklamalarda bulunabiliriz, la mujer'den sonra que bağlacı kullanarak kadınla ilgili bir açıklama girebiliriz, cümlenin sonuna veya başına kadının ispanyolca öğrenme motivasyonunu beyan eden ifadeler ekleyebiliriz.


-3- 
la mujer inteligente aprende español - zeki kadın ispanyolca öğreniyor

zeki sıfatıyla kadını destekledik. sıfat -e harfiyle bittiği için cinsiyete karşı bağışıklık sahibi, herhangi bir değişiklik gerektirmiyor. söz konusu olan sayı (tekil-çoğul) olsaydı "s" harfini sona ekler inteligentes derdik. ama burada ihtiyaç yok.

-4-
la mujer inteligente aprende español para hablar - zeki kadın konuşmak için ispanyolca öğreniyor
ne yaptık? cümlenin sonuna para (için) edatını ekledik ve edatlaran sonra gelen fiil kat'iyen çekilmez** kuralına riayet ederek hablar fiilini olduğu gibi bıraktık. kadının öğrenme motivasyonuna giriş yapmış olduk. konuşmak için öğreniyormuş. ilginç! bir sonraki adımda istersek bu adımın devamı olarak ekstra açıklamalarda bulunabiliriz. mesela "zeki kadın ispanyolca konuşmak için ispanyolca öğreniyor" gibi saçma sapan bir cümle üretebiliriz veya "zeki kadın latinlerle konuşmak için ispanyolca öğrenmek istiyor" gibi daha mantıklı cümleler kurabiliriz. böylesi bir adımla devam etmek, hali hazırda genleşmekte olan yazıyı fazla zorlayacak ve nihayetinde şişirecektir. hatta yazının hedeflediğinin tam tersi bir yöne girelim ve para hablar kısmını çıkaralım. uzayan cümleler yazısında bir sonraki adıma kaybolan öğeler bulunması biraz saçma olacak ama cümlenin selayiheti için bunu yapmalıyoz. böylece hem cümleye zarf eklerken daha rahat davranırız hem de ara açıklamaları görmezden gelip sadece kalın yazılan cümleleri okuduğu için yeni adımda cümlenin bazı öğelerini kaybetmesine anlam veremeyecek olan arkadaşlara küçük bir latife yapmış oluruz.  

-5-
la mujer inteligente aprende español rápidamente - zeki kadın hızlı bir şekilde (hızlıca) ispanyolca öğreniyor

öğrenme eylemini nasıl yaptığına vurgu yaptık. hızlıca öğreniyor. bir adım daha atalım. bu adımda kadının hızlıca ispanyolca öğrenmesini sadece zekiliğine bağlamayalım. başka bir etken daha olsun. bir şeylerin, birilerinin yardımıyla (con la ayuda de....) veya bir şeylerin, birilerinin sayesinde (gracias a....) öğreniyor olsun. bu noktada kendime yazıdan rol çalacağım ve zeki kadının ispanyolca defteri sayesinde hızlıca öğrendiğini varsayacağım. o kadar da kendime torpilim olsun.

-6- 
gracias a ispanyolcadefteri.blogspot.com la mujer inteligente aprende español rápidamente - ispanyolcadefteri.blogspot.com sayesindzeki kadın hızlı bir şekilde (hızlıca) ispanyolca öğreniyor

kendime de torpil geçtiğime göre yazıyı yavaştan bitirebilirim. buraya kadar bana soportar yaptığınız için teşekkürler. ingilizce bilen arkadaşları uyarmak istiyorum; bir önceki cümlede kullandığım soportar fiili support değil "put up with" veya "stand" olarak yani katlanmak olarak düşünülmelidir. ingilizce kelimelere benzeyen ve aynı anlama gelen kelime sayısı oldukça fazla, doğru. ama bazı kelimeler çok benzemekle birlikte başka anlamlara gelebiliyor. örneğin "éxito" kelimesini gördüğünde "hahaha exit kelimesinin sonuna o harfi eklemişler. klasik spanish işte!"diye düşünebilir. ama buradaki kelime "success" anlamına gelir. "sahte dostlar" olarak adlandırılan bu kelimelerle ilgili bir başlık oluşturacağım ilk fırsatta. şimdilik bu kadar. bir sonraki yazıda nos vemos!
--------------
notlar:

* başlamak fiili geniş zaman birinci çoğul şahıs çekimi, "başlıyoruz/başlarız" anlamına geldiği gibi başlayalım anlamına da gelir. bu durum tabii ki sadece empezar filine özgü değildir. bütün fiillerin geniş zaman birinci çoğul şahıs çekimi o fiilin "let's...." anlamını karşılar. konuşmak, yani hablar fiiline bakalım.

hablamos - konuşuyoruz/konuşuruz
¡hablamos! - konuşalım

** edatların ardından gelen fiil çekilmez. bu kuralı en sık kullanadığımız edatlar şunlar olacaktır; en, de, por, para, sin, a, hasta, sobre. edatlardan sonra gelen fiil çekilmez derken kastım edatların hemen ardından gelen fiillerdir. yoksa cümlede edat kullanımından sonra başka öğeler, bağlaçlar falan araya giriyorsa fiil çekilebilir sorun yok. örnek yazayım bir tane.

para comentar, hay que pensar : yorum yapmak için düşünmek gerekir 

bu cümlede pensar fiilinin mastar kalmasının sebebi bir edad değildir. hay+que+infinitivo kalıbıdır. tener+que+infinitivo kalıbının -perífrasis derler ispanyolca konuşanlar- şahıssız halidir. yani tengo que hablar dediğimde konuşmalıyım/konuşmam gerekiyor, hay que hablar dediğimde konuşmak gerekiyor. kim sorusuna yanıt vermez. ayrıca tildesiz yazılan que bir bağlaçtır, edat değil.


Acción Poética

Acción Poética

Joyas de America Latina

Joyas de America Latina
Nicanor Parra