Uzayan Cümleler 9

 Cümlelerin uzadıkça uzadığı, eklenen her yeni öğede gerçekliğin ve gerçeklik algısının değiştiği, gramer üzerinden hayat sorgulamasının yapıldığı serinin dokuzuncu yazısıyla arzı endam etmenin (endamını arz etmenin, yani boyunu posunu sunmanın/göstermenin) gereksiz ve vıcık vıcık gururunu yaşıyorum. Ağdalı giriş cümlesinin bir amacı yok. Hatta doğrudan iki ögeli cümleyle girseydim daha az itici bile olabilirdi ama neylersin ki bir defa bu cürümü işlemiş bulundum. Madem konuya girmeden önce gerekliliği tartışmalı hususlardan bahsediyoruz, etimolojik bir ekleme daha yapayım: hatta kelimesi İspanyolca'ya "hasta" olarak endülüs üzerinden giriş yapmış bir kelimedir. İspanyolca'da "hasta" sadece "-e kadar" anlamına gelmez. Aynı zamanda "dahi-bile" anlamlarına da gelir. 

Örnekler:
Gözlerim bile ağrıyor
Hasta los ojos me duelen
حتى عيناي تؤلمني

Filmi izleyene kadar bekleyeceğim.
Esperaré hasta ver la pelicula.
سأنتظر حتى أشاهد الفيلم.

Etimolojiye olan meyilimi zaten biliyorsun. Bu konuda "Arabismo - İspanyolcada Arap Etkileri" başlıklı bir seri yazma planım var. Planlarımın bir çoğu gibi bu da yıllardır taslak olarak bekliyor. Bir gün gaza gelip yazmaya başlarım diye umuyorum. İki öğeli cümleyle başlayalım.  Topuk masajı muhabbetini bitirirken Jules'un Vincent'a dediği gibi "come on, let's get into character"

Él llora.
O ağlıyor.

Kim ağlıyor? Eril olan O kişisi. Eril olan O kişisi ne yapıyor? Ağlıyor. Bu cümleye başka soru soramayız. Aslında sorabiliriz ama cümleden yanıt alamayız. Bu haliyle cümle çok kısır. Nerede ağlıyor? Niye ağlıyor? Nasıl ağlıyor? Ne zaman ağlıyor? Kiminle ağlıyor? sorularını sorduğumuzda cümle ilerlemiyor. Bu sorulara yanıt verebilecek şekilde cümleyi geliştirelim. İstediğimiz öğeyi ekleriz. Cümle is my bitch. Korkmaya gerek yok. Bu konu yeni bir dil öğrenirken çok sıkıntı çıkarabiliyor. Cümle kuracam ama neyi nereye koyacağımı kestiremiyorum diyenlere yanıtım çok net: istediğin şeyi istediğin yere koyabilirsin. Kurallara bağlı kalırsan on senede, kuralları sallamazsan bir senede konuşursun. Hele ki sentaksis konusunda (en azından İspanyolcada) çok rahat olabilirsiniz. Kimse size şu kelimeyi cümlede şuraya koyduğun için seni anlamadım demez (tabii ki RAE!de çalışmıyorsa). Yeni bir öge ekleyeilim ve bu ağlayan insanın ne acılardan geçmekte olduğunu anlayalım, çilelerine şahit olalım, yapabiliyorsak derdine derman olalım, yapamıyorsak oturup birlikte ağlayalım.

Él no llora.
O ağlamıyor. 

Haydaaa! Ne oldu şimdi? Gramer bizi kontrpiyede bıraktı (futbol, voleybol gibi spor dallarında çok sık duyduğumuz bu kelime aslında contra - pie kelimelerinden türetilmiştir. Karşı ayakta, ters ayakta kalmak anlamına gelir). Biz adamın derdine üzülecektik ama olumsuzluk eki gelince durum tamamen değişti. "Virgül, düşüncenin döner kapısıdır" diye bir söz var. Bence sadece virgül değil herhangi bir öge düşüncenin döner kapısı olabilir ve düşüncelerimizi göz açıp kapayıncaya kadar (en un abrir y cerrar de los ojos) değiştirebilir. Çok değil bir dakika önce özneye üzülürken şimdi kafamızda farklı sorular var. Acaba ağlaması gerekirken ağlamayan duygusuz bir canavardan mı bahsediyoruz. Yoksa ağlamamakla iyi yapan birisi mi var karşımızda? Bunu anlamanın tek yolu cümleyi genişletmek. Farkındaysanız şu anda cümle üzerinde mutlak hakimiyetimiz var. Özneyi istersek vezir ederiz, istersek rezil ederiz. Devamque!

Él no llora cuando pica cebolla.
O soğan doğradığında ağlamıyor.

Konu ağlamak olunca, meselenin duygusal bir yöne sahip olacağını düşündük. Algılarımız bizi bu yöne sevketti ama ortada basit bir gastronomi olayından başka bir şey yokmuş. Yarım bilmek, hiç bilmemekten daha tehlikelidir. 

Él no llora cuando pica cebolla, tampoco llora cuando muere un ser querido.
O soğan doğrarken ağlamıyor, sevdiği biri öldüğünde de ağlamıyor.

Biliyordum. Onun bir canavar olduğu belliydi, soğanı görünce hemen güveniverdik ama bak ne oldu şimdi. Canavar bu canavar! Bugünkü cümle biraz uzun olacak. O yüzden cümleyi iki kısma ayıracağız. İlk kısım yukarıdaki son cümle. Bu cümleyi keseye atıp devam edelim. İkinci cümleyi noktasız bağlayabilmek için neye ihtiyacımız var? Evet, bağlaca. Buraya bir "porque" bağlacı ekleyelim.

Él no llora cuando pica cebolla, tampoco llora cuando muere un ser querido porque...
O soğan doğrarken ağlamıyor, sevdiği biri öldüğünde de ağlamıyor çünkü...

Şimdi de neden ağlamadığını belirten cümleyi porqu


e'den sonra ekleyelim.

Él no llora cuando pica cebolla, tampoco llora cuando muere un ser querido porque tiene una enfermedad que le previene llorar.
O soğan doğrarken ağlamıyor, sevdiği biri öldüğünde de ağlamıyor çünkü ağlamasını engelleyen bir hastalığı var.

Yazık adamcağıza ya. Sevdiği birini kaybettiğinde bile ağlayamayan bir insancağız. Bir de canavar diyorduk adama (söz düşüncenin döner kapısıdır veya Kemal Tahir'in de dediği gibi "iki söz, bir büyüdür").

Unutmayın. Cümle sizin köleiniz, istediğiniz gibi kurabilirsiniz. Konuşmaktan, cümle kurmaktan, kurduğunuz cümleleri uzatmaktan, abuk subuk şeyler söylemekten korkmanıza gerek yok.

Serinin onuncu ve sonuncu yazısında görüşmek üzere.



  

Traducciones Vagas de Literatura Turca VI - Göğe Bakma Durağı de Turgut Uyar

En este artículo de la serie en la que traduzco a mis poetas favoritos, comparto con ustedes una traducción vaga del poema Göğe Bakma Durağı (La Parada de Mirada al Cielo) de Turgut Uyar. El poema imagina una parada -como una parada de autobús en la ciudad- pero no para subir a ningún sitio, sino para mirar el cielo. Para mi, este poema no habla únicamente del cielo, también habla de gente cansada, de dos personas que han entendido que no van a salvar el mundo, que no van a llegar a tiempo, que ya perdieron algo -quizá todo- y aun así siguen caminando. La parada no es un lugar: es una excusa. Nadie se detiene para siempre, nadie se queda a vivir ahí. Es apenas un alto ilegal, un delito menor contra el horario, contra el progreso, contra la adultez. Uyar escribe como si supiera que el amor no es una promesa sino un intervalo. Mirar el cielo juntos no cambia nada y, sin embargo, lo cambia todo durante unos segundos. Después habrá que volver a bajar la cabeza, volver a la calle, al trabajo, a la tristeza administrada. El poema lo sabe y no se engaña. Por eso duele. Si esto fuera una novela, los personajes desaparecerían unas páginas más tarde. Si fuera una vida, terminaría mal o de manera irrelevante. Pero como es un poema, queda ahí, suspendido, como una prueba mínima de que alguien, alguna vez, en medio de una ciudad cualquiera, se atrevió a detenerse. Espero que te guste mi traducción muy vaga.


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım

Los dos podemos alegrarnos, miremos al cielo

Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından

Rescata mis ojos, que no paran de gastarse

Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından

Mirando esas luces fugaces, cañaverales

Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar

los dientes de leche, los soles, las hierbas silvestres

Şu aranıp duran korkak ellerimi tut

Toma mis manos temblorosas, que no paran de buscar

Bu evleri atla bu evleri de bunları da

Salta estas casas, también esas de ahí y estas otras

Göğe bakalım

Miremos al cielo

 

 

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım

Ahora llegaremos a tal parada, miremos al cielo

İnecek var deriz otobüs durur ineriz

Decimos que vamos a bajar, el autobús se para y bajamos

Bu karanlık böyle iyi, aferin Tanrıya

Esta oscuridad es tan buena, bien hecho, Dios

Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum

Que todos duerman, está bien, me gusta

Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun

Que duerman los ladrones, los policías, los hambrientos, los saciados

Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam

Que todos duerman, no te dejaré dormir ni yo dormiré

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım

Cuando no hay nadie, estaremos nosotros, no durmamos

Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda

Igual estamos borrachos, igual nos besamos en las calles

Beni bırak göğe bakalım

Déjame, miremos al cielo

 

 

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım

No sé qué hay en esas manos tuyas, miremos al cielo

Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum

Cuanto más las tomo, más fuerte me hago, me convierto en una multitud

Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi

Esos ojos tuyos de antaño, solitarios como árboles

Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor

Los miro para que mis aguas se calienten, se calientan

Seni aldım bu sunturlu yere getirdim

Te tomé y te traje a este lugar suntuoso

Sayısız penceren vardı bir bir kapattım

Tenías innumerables ventanas, las cerré una a una

Bana dönesin diye bir bir kapattım

Las cerré una a una para que volvieras a mí

Şimdi otobüs gelir biner gideriz

Ahora llega el autobús, subimos y nos vamos

Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç

Elige un lugar del que no volveremos, de otra forma será difícil

Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin

Tus manos y mis manos son suficientes, así creamos, que sean suficientes

Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat

Te tomé, te reservé para mí, no te detengas, hazme recordarte

Durma kendini hatırlat

No te detengas, hazme recordarte

Durma göğe bakalım

No te detengas, miremos al cielo






Röportajlar - Avelina Lesper - Çağdaş Sanat Sahtekarlığı

Röportajlar serisinin bu yazısını Meksika'lı sanat eleştirmeni Avelina Lesper'in La Vanguardia ile yaptığı röportaja ayırıyorum. Çağdaş sanat olarak sunulan garabete, tıpkı Don Kişot'un yeldeğirmenlerine saldırdığı gibi saldıran Avelina'nın birçok söyleşisini ve eleştiri videosunu youtube kanalında bulabilirsiniz. Keyifli okumalar.




Avelina Lesper: "Çağdaş sanat dedikleri bir sahtekarlıktır"

Birkaç yıl önce, bir Alman müzesinde temizlikçi olarak çalışan ve işine son derece özen gösteren bir kadın, sergilenen eserlerden birinde bulunan korkunç lekeleri temizlemek için elinden geleni yaptı. Bu lekelerin sanatçı Martin Kippenberger'in 800.000 Euro değerindeki Wenn es anfängt durch die Decke zu tropen (Tavan damlamaya başladığında) -dipnot 1- adlı eserinin önemli bir bileşini olduğunu hiç düşünmemişti. Dortmund'daki Ostwald Müzesi (Müzeyi Google'da arayınca ilk çıkan sonuçlar bu olayla ilgilidir. Yani olayın popülerliği müzenin resmi web sitesinin de üzerine çıkmıştır), “temizlik personelinin ne tür bir eğitim aldığı konusunda bir an önce netlik sağlamaya çalışıyoruz” açıklamasında bulundu. Meksikalı sanat eleştirmeni Avelina Lésper'e göre, bu mütevazı işçi temizlik konusunda büyük bir duyarlılığa sahip olmasının yanı sıra, müthiş bir sağduyuya da sahipti. Latin Amerika'daki çeşitli medya kuruluşlarıyla çalışan ve El Milenio visto por el Arte adlı televizyon programının yönetmeni olan Lésper, Duchamp'ın pisuvarı -dipnot 2- gibi gündelik nesnelerin kullanıldığı ready-made sanatından geçici performanslara kadar çağdaş sanata karşı en yüksek sesle eleştirilerde bulunan isimlerden biridir.

- Çağdaş sanatı bir kelimeyle nasıl tanımlarsınız?
- Sahtekarlık.

- Lütfen biraz açın…
- Estetik değerlerden yoksundur ve gerçek dışı unsurlara dayanmaktadır. Bir yandan, imkansız olan bir şeyi, yani bir nesnenin gerçekliğini kelimelerle değiştirmeyi amaçlar; onlara görünmez özellikler ve doğrulanması mümkün olmayan değerler atfeder. Üstelik, bunları sanat olarak kabul edip özümsememiz beklenir. Dini bir dogma gibidir.

- Peki diğer yandan?
- Diğer yandan da bir sahtekarlıktır çünkü çoğu durumda değişken ve yapay olan piyasa tarafından desteklenmektedir. Eserlere yapay değerler biçilir, amaçlanan şu şekilde düşünmenizi sağlamaktadır: “90.000 Euro değer biçiliyorsa bu gerçekten bir sanat eseri olmalı”. Bu fiyatlar tamamen balondur, tıpkı bir zamanlar emlak sektöründeki balon fiyatlar gibi.

- Peki bu balon patlayacak mı?
- Patlaması gerekiyor. Martin Creed'in tuvalet kağıtlarını kullanarak yaptığı kulenin fiyatı 90.000 Euro. -dipnot 4- Burada önemli olan eser değil, onu satın alarak ekonomik olarak neyin kanıtlandığıdır.

- Murillo veya Picasso satın alanlar?
- Eski tablolar üzerinden spekülasyon yapamazsınız çünkü onların sayısı çok azdır. Diğer taraftan, çağdaş sanat eseri adı altında sunulan bu eserler dakikalar içinde üretilebilir. Bazıları zaten fabrikalarda üretiliyor.

- Estetik değerlere sahip güncel eserlerle spekülasyon yapılamaz mı?
- Sanat zaman alır. Antonio López'in bir tabloyu bitirmesi... Ressamın veya heykeltıraşın eserlerini tamamlamasını beklemelisiniz. Diğer taraftan, sanat yetenek ister, sanatçının bu yeteneğini eser aracılığıyla iletmesini gerektirir. Güncel sanatta, sanatçıların herhangi bir meziyete sahip olmalarına gerek yok.

- Bir örnek verebilir misin?
- Duchamp ready-made'ini yaptığında, tüm sanatçıları entelektüel sürecin dışına itti. Herhangi bir obje sanat eseri haline geldi. Bu bakış açısıyla, şöyle etrafına bakıp kaç tane sanat eserine sahip olduğunu söyleyebilir misin? Etrafındaki her şey bir sanat eseri olabilir. Bu mantıkla ilerlediğinde, bir sanatçının kendini geliştirmesine, yeteneğini sergilemesine ve ortaya bir ürün koymasına gerek kalmaz. Sanatta en zor olan kısımlar bunlardır ve bunlar devre dışı kalır. Başka bir örnek olarak Santiago Sierra'nın ready-made'ine bakabiliriz. Şunu söylüyor: “Bu Hindistan'dan gelen bir bok kutusu”. Aman ne etkileyici!

-En azından bir tanımlama yapıyorlar…
- Eleştirmen Arthur Danton şöyle demişti: “siz objelerinizi getirin, eseri düşünme işini filozoflara bırakın”. Eğer konu olarak bok kutusunu seçersen, komisyon üyesi gelip konuşma hazırlayacak ve sana sefaletten, bok toplayan en alt kastlardan bahsedecek... tamamıyla sosyal ve ahlaki bir gerekçe üretecek. Eğer birisi kalkıp bunun estetik değerlerden yoksun olduğunu söylerse, otomatik olarak sosyal mesaja karşı çıktığı ileri sürülecek. Bu yönüyle de bir çeşit sanatsal şantaj var. Sunduğu şeyi sanat olarak kabul etmemiz için bu tarz söylemleri kullanıyorlar. Söylediklerini kabul etmediğindeyse, ona karşı olduğunu veya cahil olduğunu ileri sürüyorlar.

-Sosyal eleştiri, sanat tarihi boyunca sürekli artarak ilerlemiştir...
- Öyle, ama eserin değeri buna bağlı değil. Goya'nın 3 Mayıs İnfazları adlı eseri, sanatsal açıdan değerlidir, çünkü bu resim, yapıldığı dönemde çok önemli ve son derece modern bir eserdir. Günümüzde de modern olmaya devam etmektedir. Bu yüzden Goya'nın bir tablosu, söylemden daha değerlidir.

- Sanat ile mesaj karıştırılıyor mu?
- Günümüzde sanat sadece bir mesajdan ibaret. Sanat yok, sadece broşürler var. Müzeler olmasa bu eserler kendilerini var edemezler. Paradoksal bir biçimde, eserler katalogda gerçekte olduklarından daha iyi görünüyorlar. Performans sanatçılarından bahsetmeye gerek bile yok, yaptıkları şeyin sadece fotografik kaydı var çünkü yaptıkları şeyin geçici olduğunu söylüyorlar... her ne kadar 700 kez aynı şeyi tekrarlasalar da. Bunlar sadece kataloglarda ve küratörlerin ve estetik uzmanlarının söylemleri ve teorilerinde var olan eserlerdir. Bunlar lüks eşyalardır, yeni bir tüketim biçiminin metalarıdır.

- Çoğu sıradan insan, çağdaş sanatı sevmez çünkü onu anlamakta zorlanır...
- Çünkü anlayacak bir şey yok. Bu sanat, onu özümsemenizi ister, tartışmanızı değil, tam da bu yüzden dogmatiktir. Tıpkı bir din gibidir, sizden onu anlamanızı değil, ona inanmanızı ister. Amaç, zekamıza boyun eğdirmektir. Onlara göre hata yapan kişi izleyicidir, sanatçı ve eseri kusursuzdur. Eğer onun estetik değerlerden ve zekadan yoksun olduğunu, sana hiçbir şey sunmadığını ve katmadığını söylersen, o zaman sana "sen cahil bir insansın" derler.

- Sanatın ne olduğuna kim karar veriyor?
- Bu karar, kurumlar, müzeler, üniversiteler arasında gelişigüzel alınır... Bu da, akademinin sanatıdır. Akademinin sanatının bağımsız ve özgür olduğu söylentisi yalandır.

- Sübvanse mi ediliyor?
- Kesinlikle, devlet sübvansiyonları olmadan yaşayamaz. Parazit bir sanat. Çağdaş sanat yapıyorum diyenlerin çoğunluğu geçimini devletten sağlar.

- Halkın hiçbir etkisi yok mu?
- Yok. Tam da bu yüzden, çağdaş sanatın sosyal amaçları olduğunu ve ahlaki hedefler taşıdığını söylemek demagojiden başka bir şey değildir. İnsanları reddeder, çünkü onlara göre insanlar cahildir. Bu sanat insanlardan değil, kurumlardan ve spekülasyondan beslenir.

- Günümüz toplumunu yansıttığını söyleyebilir miyiz?
- Yansıtmak, teşhir etmekten çok farklıdır. Onlar yaşadıkları toplumu asalak gibi sömürürler, bunu en iyi Madoff yansıtmaktadır. Her ikisi de kapitalizmin ekonomik spekülasyon yoluyla yarattığı aynı sosyal yalanın parçasıdır. Çağdaş sanat, kapitalizmin başarısızlığının bir parçasıdır.

- Sanattan mahrum mu kalıyoruz?
- Evet, çünkü yaratıcı sanatçılara yer yok. Macba boş olsa bile ne gösteriyor? İspanya'da, emlak balonuyla birlikte ortaya çıkan birçok çağdaş sanat merkezi var, bu da durumun ne kadar ciddi olduğunu gösterir. Fuar nesnelerini veya herhangi bir ready-made'i taklit eden Jeff Koons sana ne katabilir? Onlar malzemeyi esere dönüştürdüler. Artık savaşı anlatmak için infazları resmetmen gerekmiyor, artık bir pankartta savaş kelimesini yazman yeterli. Bu, soyut düşünme yeteneğinden yoksun olmak demektir. Sanat hiç bu kadar metaforlardan arındırılmamıştı... Sorun, bilişsel bir yeteneğin yok olmasıdır.

- Bizi aptallaştırmak mı istiyorlar?
- Kesinlikle. Bunu neden istiyorlar biliyor musun? Bunun arkasında, hayal edebileceğiniz en sıradan şey var: para. Bu yüzden kapitalizmin bir başarısızlığı dedim. Son yirmi yılda para için yapılan her şey insanlığa büyük zarar vermiştir. Para için Avrupa'nın ve Amerika Birleşik Devletleri'nin ekonomisi yok edildi, Latin Amerika'da uyuşturucu kaçakçılığı yapıldı... ve para için sanatı da yok ediyorlar.

- Sanatla ilgili verebileceğin iyi bir haber yok mu?
- (Gülüyor). Durumun farkına vardık, bu duruma karşı kör değiliz. Şu anda ustalık ve teknikle resim yapanlar karşı devrimci sayılıyor. Akıllı ve yaratıcı bir direniş, sanatı besleyecektir.

 - Karşı devrimci sayılan sanatçıların eseri satılıyor mu?
- Tabii ki satılıyor ama galeriler kurumların desteğine ihtiyaç duyuyor. Reina Sofía Arco'dan satın almayı bıraktığında, Arco iflas etti.

- Reina Sofía, Arco'dan satın almayı bıraktı ve Picasso'yu sergilemeye başladı...
- ...Goya'yı da, çünkü insanları çekmek istiyordu…

- Bu bir değişimin başlangıcı olabilir mi?
- Kesinlikle. Kurumların halkı dinleyeceği ve şahsi çıkarlar için çalışmayı bırakacağı bir zaman gelecek.

- Tàpies veya Barceló gibi çağdaş İspanyol sanatçılar hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Barcelónun bazı etkileyici çizimleri ve suluboya resimleri var. Tàpies abartılıyor.  İspanyol sanatı yaratıcı sanatçılardan yoksun kalmaya başladığı için onlar ortaya çıktı, Tàpies gibi, çok sınırlı bir dil ve yaratıcılığa sahip birinin yüceltilmesi bu gibi dönemler için normal.

- İspanyol sanatının durumunu kötü mü görüyorsunuz?
- İspanyol sanatı, analiz edilmesi gereken bir olgudur. Dünya sanatının zirvesiydi, eşsiz katkılar sağlayan yaratıcı sanatçılara sahipti ama böyle sanatçılar artık yok. Bununla birlikte, İspanyol eleştirmenler sisteme bağlı ve itaatkâr. İspanya, sanat dünyasındaki yerini kaybettiğini ne zaman fark edecek?

- Kaybettiği tek şey bu değil...
- Ancak bu çok hassas bir konudur. Sanat bizi krizden kurtaramaz ama krize insani bir boyut katar.


Avelina Lesper'in bu röportajının İspanyolca orijinalini La Vanguardia'nın web sitesinden okuyabilirsiniz. 

https://www.lavanguardia.com/cultura/20140206/54400875066/entrevista-avelina-lesper-arte-contemporaneo.html


İspanyolca Orijinalinden Çeviren: Ercan Bayraz


Çevirmen Notu: Aşağıdaki dipnotlarda bazı örneklerini vereceğim bu çağdaş sanat eserlerinin fiyatları tıpkı röportajda Avelina'nın belirttiği şekilde köpüktür ama ben bunun masum bir köpükten ziyade kara para aklamanın bir yöntemi olduğundan eminim. Sanatı karaparanın köpeği yapmak için girişilen bu yol, yine Avelina'nın belirttiği üzere süslü sözlerle teorize edilerek kendisine garip bir kitle de bulmuştur. Bu arkadaşlara kendi durduğum noktadan sesleneyim: Abi sanat manat hikaye, uyuşturucudan, sanal kumardan, forexten vurdukları parayı aklamaya çalışanların kullandığı bir araçtan başka bir şey değil çağdaş sanat, ayık ol!


Dipnot 1:

Kippenberger, altında kurumuş yağmur suyunu temsil eden ince bej renkli bir boya tabakası bulunan kauçuk bir oluk yerleştirilmiş ahşap çıtalardan bir kule oluşturmuştu. Temizlik görevlisi bunu gerçek bir leke sanarak oluğun yüzeyini temizledi. Müze sözcüsü, temizlik ekiplerinin sanat eserlerinden 20 santimetre (sekiz inç) uzaklıkta kalma talimatı aldıklarını, ancak kadının onu istihdam eden dış şirketten bu talimatı alıp almadığının belli olmadığını söyledi. “Artık eseri orijinal haline döndürmek imkansız” diye ekledi. Eser, özel bir koleksiyoncu tarafından müzeye ödünç verilmişti ve sigorta şirketleri tarafından 800.000 avro değerindeydi. Sanat müzayedelerinde ve sergilerde çalışan temizlik görevlileriyle ilgili başka bir hikaye vardır ki çok hoşuma gider. Bu hikayede "bir sanat sergisinde çalışan yaşlı kadın yerde çöp veya bir eşya bulunca küratöre gidip "bunu atabilir miyim yoksa sanat eseri mi" diye sormaktadır. 

Söz konusu eser

Dipnot 2:

Duchamp'ın pisuvarı dadacıların bok yemeye başladıkları noktadır. 


Dipnot 3:

Martin Creed'in 90.000 Euro tutarındaki "sanat eseri" şu aşağıda görülenden ibaret. Küfür gibi bir şey.




Kısa Hikayelerim VII - Alberto'nun Turşusu

Geçmiş zaman, tam hatırlamıyorum ama sanırım 2007 yılıydı. Özel ders vermek üzere bir ilana başvurup, Şişli’de bulunan butik bir dil kursuna gitmiştim. O sıralar İspanyolca ve İspanyolca öğrenimi bu kadar yaygın değildi ve iş bulmak bazen zor olabiliyordu. Bu zorluk nedeniyle “bulduğun her işi yap, çok da şikâyetçi olma” prensibiyle hareket ediyordum ve bu prensip birçok saçma sapan işe girmeme, alakasız yerlere giderek çeviri yapmama neden oluyordu. Kendimi kâh Terazidere’de bir tekstil atölyesinde kâh Tuzla’da bir kafede ders verirken veya firmalar arasındaki toplantılarda çeviri yaparken buluyordum.

Bazen birkaç hafta hiç bulamadığım ve bar-kafe gibi yerlerde ek iş yaptığım da oluyordu. Yine o haftalardan birinde karşıma çıkan bu iş ilanı beni heyecanlandırmış ve umutlandırmıştı.

Binanın beşinci veya altıncı katında bulunan kursun kapısını saçları kızıl renkte, uzun boylu, oldukça nazik konuşan hatta sesli harfleri incelterek i gibi telaffuz eden, otuzlu yaşlarda bir kadın açtı.

-Biyrin efendim?
- İlan için gelmiştim, telefon açmıştım önceden, randevum vardı.
- Tıbi efindim. Girin litfen.

Bir şey içmek isteyip istemediğimi sordu. Sütlü kahve isteyip koltuğa kuruldum. Kahveden sonra siyah takım elbiseli, siyah kravatlı kunduraları ışıl ışıl parlayan, gayet enerjik bir genç odasından çıkıp “buyurun, odamda konuşalım” dedi.

- Burada birebir özel dersler veriyoruz. Klasik dersler gibi ilerlemiyoruz. Özel bir tekniğimiz var. Öğrencileri derslerden yarım saat veya bir saat önce karanlık bir odada özel bir dinleme seansına tabi tutuyoruz. Ardından öğretmenimizle derse başlatıyoruz.
- Seans sırasında ne yapıyorsunuz?
- Özel hazırlanmış bir ses kaydını öğrencilerimize dinletiyoruz ve bu şekilde bilinçaltına yönelik öğretim faaliyeti gerçekleştiriyoruz.
- İlginçmiş.
- Sadece Amerika’da kullanılan bir yöntem ve başarı oranı çok yüksek. Seansın ardından öğrenciyi gün boyu sürecek derslere alıyoruz. Sabah dokuzda başlıyoruz, on ikide bir saatlik yemek arası veriyor, yemeğe öğrenciyle beraber çıkıp orada da pratiklere devam eder, İspanyol yemekleri hakkında konuşmalar yaparsanız sevinirim. Ardından saat birde tekrar başlayıp dörde kadar ders yapıyoruz.
- Günde altı saat.
- Evet

Görüşme oldukça iyi ilerliyordu ve iş yerine ısınmaya başlamıştım. Yoğun dersler vereceğimi ve her gün çalışmayacağımı biliyordum ama günde altı saatten ayda 10-15 gün kadar çalışırsam ne kadar kazanabileceğimi hızlı bir şekilde hesaplamış ve sonuçtan da tatmin olmuştum.

- Bugün derse gireceksiniz. Öğrenci şu an dinleme odasında hazırlanıyor. Yalnız sizden ricam Türkçe konuşmamanız.
- Neden?
- Çünkü burada sadece yabancı öğretmen çalıştırıyoruz.
- …
- Yani taahhüdümüz bu yönde. Sizden ricam İspanyolca konuşurken ağzınızı biraz yayarak, gerçek bir İspanyol havası yaratmanız.
- Fakat İspanyollar ağızların…
- İsminiz de şey olsun, hmmm, hah Alberto olsun.
- Alberto.
- Evet, bugün başlayacağınız ders hızlandırılmış üç günlük bir kursun girişidir. Üç gün boyunca yoğun bir şekilde çalışacaksınız. Öğrencimiz bir iş adımı ve bazı satış görüşmeleri için hafta sonu İspanya’da olacak. Hazırsanız buyurun içeri alalım öğrenciyle tanıştırayım sizi. Türkçe yok, katiyen yok!

Ders saati geldiğinden hızlı bir şekilde dinleme odasına geçtik. Perdeleri çekilmiş odanın ortasında masaj koltuklarına benzeyen rahat bir koltuğa elli yaşlarında bir adam oturmuş, kulaklarında kocaman bir kulaklık, gözleri kapalı bir şekilde, uyur gibi duruyordu. İçeri girdiğimizi hissetmedi bile. Boyalı kundura kapıyı sessizce kapayıp kollarını bağladı ve ayakta dimdik durarak önce koltuktaki öğrenciye sonra bana baktı. Yarattığı sistemle gurur duyar gibi kafasıyla adama doğru işaret edip “görüyorsunuz ya, nasıl da kendinden geçmiş. Şu anda bizi duymuyor çünkü özel işlemler aracılığıyla bilinçaltına kelime yüklemesi yapıyoruz” dedi. “Şey, uyuyor olmasın sakın, erken bir saat sonuçta” dedim. Yeni patron bu saçma sapan, sistemini küçümseyen cümleye sadece gülümsemekle yetindi. Aşağılayıcı bir gülümsemeydi.

Perdeleri açıp, içeriye ışık girmesini sağladı. Sonra öğrencinin kulağındaki kulaklıkları nazik bir şekilde çıkardı. Öğrenci sahiden de gözlerini açtı ve gülümsedi. “Bilinçaltına hangi kelimeleri soktularsa artık, adam gayet mutlu görünüyor” diye geçti aklımdan.

- Sait bey, sizi öğretmenimiz Alberto beyle tanıştırayım.
- Hola!
- Hola!

İlk gün oldukça sıkıntılı geçti benim için. Zira öğrenci daha önce hiç İspanyolca ders almamıştı. Türkçe konuşmam yasak olduğundan bazı gramer meselelerini İngilizce anlatmayı deniyordum. Öğrencinin İngilizcesi de pek olmadığından çata pat anlaşıyor, anlaşamadığımız yerde birbirimizin suratına bakarak sırıtıyorduk. Yapacak bir şey yoktu. İlk üç saatin ardından yemek saati geldiği için sevinmiştim. Fakat bu defa da o Paella senin bu Sangria benim İspanyol yiyecek ve içeceklerinden bahsedip durdum yemek boyunca. Sait bey neredeyse hiçbir şey anlamadığı halde her söylediğimi kafasını sallayarak onaylıyor, bir taraftan da hüp hüp çorbasını içiyordu. İlk günü güç bela tamamlayıp “adios señor Sait, nos vemos mañana” diyerek merdivenlerden koşa koşa indim.

İkinci gün kendimi rolüme daha da kaptırdım. Hatta üzerime bir İspanyolluk gelmişti. Sorulsa, Katalan bölgesinde doğduğumu, dedem ve ninemin iç savaşta tanıştığını, babamın bir balıkçı olduğunu, annemi hiç tanımadığımı anlatacak, ailemin Franco diktasının sona ermesiyle nasıl mutlu olduğunu, kendilerini sokaklara vurup sabahlara kadar nasıl dans ettiklerini bütün ayrıntılarıyla betimleyecektim ama içimde, Sait’in benim İspanyol olmadığımı bildiğine fakat bununla pek ilgilenmediğine dair bir his vardı.

Bu his nedeniyle aklıma, bir taraftan İspanyol İç Savaşında anarşistlerin söylediği “Ay Carmela” diğer taraftan Ahmet Kaya’nın “Yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle” şarkısı gelip duruyordu. Altı saatin sonunda bunların sadece his olmadığını ve Sait’le aramızda yazılı olmayan bir anlaşma olduğunu anlamıştım. O benim yaptığım saçma sapan İspanyol taklitlerine gülmeyecek, ben ise sadece İspanyolca konuşarak ekstradan birkaç kelime öğrenmesine yardımcı olacaktım. Zira kulaklıkla dinlettikleri her neyse pek faydası olmuyordu.

İkinci günün sonunda uyumadan önce bunları düşündüm. Uyku tutmadığı için erkenden kursa gittim. Kapıyı kızıl saçlı kadın açtı.

- Günaydin Ercan biy, hışgildiniz.
- Günaydın. Bugün biraz erkenciyim. Bir sütlü kahve alabilir miyim?
- Tıbi.

Aşırı kibar sekreterin hazırladığı kahveyi alıp kursun sınıflarında ve odalarında gezinmeye başladım. Öğrenciler hala gelmediğinden bütün odalar boştu. Dinleme odasına girip perdeleri kapattım ve rahat koltuğa oturdum. Neymiş bakalım şu bilinçaltı öğrenmece diyerek kulaklığı kulağıma taktım ve arkama yaslandım. Önce  bir dalga sesi geldi, birkaç saniye sonra bir kadın sesi “la ola, la ola” diye iki defa dalga kelimesinin İspanyolcasını tekrarladı. Ardından bir erkek sesi “dalga, dalga” diye Türkçeye çevirdi. Ardından başka kelimeleri bu şekilde tekrar tekrar söylerlerken, kelimelerin İspanyolcasını okuyan kadın sesinin ağzını yaya yaya konuşan kızıla ait olduğunu fark ettiğimde kahkahamı zor zapt ettim.

O gün dersin ilk üç saati boyunca ne ağzımı yaydım ne de İspanyol taklidi yapmak için kendimi zorladım. Sait bey de bu halimden memnun kalmış olacak ki yemeğe çıkmak üzere asansöre bindiğimizde sanki baştan beri Türkçe konuşmuşuz gibi, gayet doğal bir şekilde Türkçe konuşmaya başladı.

- Yolun karşı tarafında güzel bir dürümcü var hocam, orada yiyelim mi?
- Turşu da isteyelim Sait bey, kaç gündür canım turşu suyu istiyordu.
- Olur.

Bir süre asansörün aynasına bakarak sırıttık. 


Heybeliada, İstanbul





Kısa Hikayelerim VI - Konut Sıkıntısı

İki konuya değineceğim. Birincisi konut sorunu diye bir gerçekliğin olduğu, ikincisi de ev arkadaşlığının bu sorunu daha da derinleştirebileceği.

Konut sorununun insanın başına ne işler açabileceğini anlatayım sana.

Yeni bir yere taşınmak istediğinde ilanlara uzun uzun bakar, emlakçı vitrinlerinin önünde dikilip durursun. Maddi durumun iyi değilse gözün her zaman en ucuzunu arar. İlan sitelerinde taşınmak istediğin semti seçtikten sonra ilk işin, filtreleme seçeneğine gidip en ucuzdan en pahalıya doğru sıralamak olur. Böyle bir sıralamada ödenebilecek fiyatlar gösteren ilanları bir heyecanla açıp, paylaşımlı ev olduklarını görerek can sıkıntısıyla çıkarsın. Taşınma konusunda oldukça deneyimli bir insan olarak, paylaşımlı ev ilanlarıyla ilgili sana vereceğim tavsiye “bavulunu alıp gelmen yeterli” diyen ilanlardan uzak durman. Samimiyetsiz bir cümledir. “Kurulu düzenim zaten var, paraya sıkıştım ve odamı kiralıyorum. Düzenimi bozmayacak, elbiselerinden başka eşya getirmeyecek, aydan aya kiramın neredeyse tamamını ödeyecek birini arıyorum” anlamına gelir bu cümle. Sen de zaten bu samimiyetsizliği anlıyor ve “biriyle paylaşacağıma biraz daha küçük bir yer olsun, benim olsun” diye bu ilanlardan çıkıyorsundur. Bak sana söyleyeyim, bu da iyi bir yaklaşım değil, yani olmayabiliyormuş -en azından benim deneyimim bu yönde-.

Evin fiyatına baktığımda yine o samimiyetsiz bavul cümlesini okuyacağımdan emin olarak ilanı açtım. Okudum, sonra bir daha okudum. Fotoğraflarından gayet yaşanabilir durumda olduğunu gördüğüm ilanda paylaşımlı olduğuna dair bir bilgi göremedim. Hatta ilanı veren emlakçı değil doğrudan ev sahibiydi. Paylaşımlı değil, fiyatı uygun, ev idare eder, emlakçı masrafı yok. Biraz şüpheci bir yaklaşımla Amerikalıların “to good to be true” dedikleri durum bu olsa gerek diyerek telefona sarıldım. Her cümlesini efendim, beyefendi diye tamamlayan aşırı kibar olan ev sahibiyle hızlıca anlaşıp evi gördüm ve aynı gün anahtarı aldım.

Amerikan korku filmi klişelerini bilir misin? Hani aile yeni bir eve taşınır, ilk başlarda her şey iyi gider de sonra sağdan soldan hayaletler, şeytanlar fırlayıverir ya, hah işte benim tuttuğum evde hayaletliydi. Ama aklına öyle aynada birden bire belirme, karanlık mahzene inen merdivenin sonunda çığlık atarak zuhur etme sahneleri gelmesin. Benim hayalet hiç de öyle biri değildi.

Taşınma işini hallettiğim gece yatağa girdiğimde garip sesler duymaya başladım. Dedim ya bu konularda deneyimliyimdir, yeni taşınan yerlerde ilk geceler hep böyledir. Sesler duyarsın ama evin gece rutinini tanımadığın için anlam veremezsin. Gün geçtikçe bunlara aşina olursun; bu dışarıdaki yağmur oluğundan geçen suyun sesi, bu adım benim evde atılmadı, komşunun duvarı çok ince, orada biri yürüyor, bu tıkırdama sesi havalandırma boşluğunun duvarına asılı kalmış demir parçasının rüzgarda sallanmasından kaynaklanıyor, hayır, bu kapı benim değil, yan dairenin kapısı, yok o duvarda asılı durup sana bakan metafizik bir varlık değil, boyanın tonu orada daha koyu olmuş ve camdan giren ışığının etkisiyle böyle bir efekt oluşuyor. Hele ki bir de kediniz varsa, evinizde hayaletler koloni kursa umurunuzda olmaz, zihniniz her şeyi kediye yükleyiverir, siz de mışıl mışıl uyursunuz. Tabii yeni taşınılan evler konusunda deneyimli olup, başkasına olağanüstü gelebilecek durumlara mantıklı bir anlam yükleyecek kapasitede olmanız, evinizin hayaletli olmayacağı anlamına gelmez.

O gece, sesleri ve gariplikleri umursamadan uyudum. Sabah kalktığımda salondaki masanın üzerine bıraktığım kahve bardağı ve kül tablası yoktu. Mutfağa geçtiğimde, ikisinin de yıkanıp bulaşıklığa konduğunu gördüm. Onları, mutfağa ben götürmüş olabilirdim, bunu unutmuş da olabilirdim ama yıkayıp yerine koymadığıma emindim. Böylesi durumlarda insan önce kendinden şüphelenir. Artık yaptığım şeyleri de hatırlamıyorum galiba, diyerek yanıtı kendinde arar. Hem aramasa ne olacak, gece masada bırakılan bardağı ve kül tablasını kaldırıp yıkayan hayalet veya hırsız diye bir gerçeklik mi var?

Ertesi gün yemek masasını bilerek toplamadım. Bardağı, tabağı, kaşığı, kül tablasını masada bıraktım. Sabah kalktığımda her yer tertemizdi. Masa toplanmış, silinmiş ve bulaşıklar yıkanmıştı. Artık evde yalnız olmadığımdan emindim. Makul insanlar böylesi bir durum karşısında evi boşaltır, gerekirse “sadece bavulunu alıp gelebilirsin” samimiyetsizliğini bile kabul ederek kendini bir yerlere atıverirdi. Beni tanıyan insanlara sorarsanız pek de makul biri olmadığım konusunda hemfikir olacaklardır. Onların bu görüşünü boşa çıkaracak değildim.

Hayaletli bir evde yaşamak beni korkutmuyor, aksine heyecanlandırıyordu. “Jump scare” triplerine girip sağdan soldan önüme fırlamayan, beni korkutmak için çabalamayan bir varlıktan rahatsız olmak için bir neden göremiyordum. Hayaletle rutin bir ilişki kurmuştum Sabahları bilgisayarın başına geçerek akşama kadar çalışıyordum. Gece yatarken kasten ışıkları açık bırakıyordum. Sabah uyandığımda hayalet hepsini kapatmış oluyordu. Havanın görece sıcak olduğu günlerde doğalgazı sonuna kadar açıyordum, uyanıp bakıyordum ki ev ekonomisi bilen hayalet kısıvermiş. Dışarıdan yemek söylemeyi de bırakmıştım, zira ne zaman dolabın kapağını açsam yeni yemekler görüyordum. Ben de ona güzellik olsun diye sofraya iki tabak koyuyor, onun tarafındaki sandalyeyi davetkar bir şekilde geriye doğru çekiyordum. Zamanla kendini açık etmeye de başlamıştı. Salonda yürüdüğünü, radyoyu açtığını net olarak duyabiliyordum. Yerli ve milli bir hayalet olarak Türk sanat müziği seviyordu, yalan yok, ben de seviyordum. Bazı geceler odanın kapısını açıp başımda dikildiğini hissediyordum. Korkmak bir yana kendimi daha güvenli hissediyordum.

Merak edip ev sahibinin ağzını aradım, daha önce evde kimlerin yaşadığını soruşturdum. Kibarca yanıtladı “Aman beyefendi, sizden önce de birkaç genç kalıyordu. Gözden kaçan bir tadilat varsa gereğini yapalım efendim”. Beklediğim yanıt bu değildi ama daha önce evde birilerinin ölüp ölmediğini sormak da absürt kaçardı. Konu komşuya sorup evin altında yatır bulunup bulunmadığını sordum. Yüzüme korkuyla bakıp geçiştirdiler. Bu evde yaşanan herhangi bir ölümle ilgili haber var mıdır diye İnternet sitelerini araştırdım. Hayalet hakkında hiçbir bilgi bulamadım. Belki de bu evde ölmemiştir, belki de çok eskiden beri, İnternetin bile olmadığı zamanlardan beri burada yaşıyordur. Araştırmalarımdan bir sonuç alınca daha fazla kurcalamamaya karar verdim. Mutlu bir ilişkimiz vardı. Mutlu olduğu yerin geçmişini yalnızca mutsuzluğa bağımlı insanlar deşerdi. Hem mutluluk bozulmak için bireylerin çabasına ihtiyaç duyan bir mefhum değildi, o zaten vakti gelince kendi kendine bozulabiliyordu. Nitekim benim metafizik mutluluğum da birkaç ay sonra bozuldu. Hem de ne bozulma.

Yine bir gece yedim, içtim. Hayalete güzellik yapıp ortalığı toplamadan uyudum. Güzellik yaptım diyorum çünkü ona kendini, mevcudiyetini hissettirecek bir alan açtığımı düşünüyordum. Uyandığımda masanın üstünde bir şey yoktu ama yerler tabak bardak kırıklarıyla doluydu. Masanın üzerine kalın kalemle bir şeyler yazılmıştı ama bir anlamı yoktu –belki de hayaletlerin kendilerine ayrı bir dili vardı ve bu gördüğüm şekiller onun dilinde yazılmış bir uyarıydı-. İlk defa korktum. İşte şimdi Amerikan filmlerine benzemeye başladık diye geçirdim içimden. Dağınıklığı temizleyip işlerimi yaptım. Gece yatağa girip salonu dinlemeye başladım. Ne ayak sesi ne de Türk sanat müziği. Birkaç gün boyunca hayaletten ses çıkmayınca İnternetten bulduğum bir medyumun yanına gittim. Eve dadanan hayaletin nasıl kovulacağı yönünde talimatlar vermeye alışkın olan medyum, evden kaçan hayalet nasıl geri getirilir sorusunu duyunca şaşırdı. Eveledi, geveledi. Bir defteri açıp orasına burasına baktı, gözlerini kapatıp kafasını tavana dikti, enteresan hallere girdi. On dakika kadar tavana baktıktan sonra “tamam” dedi. Defterden bir kağıt yırttı, bir şeyler karaladı, katlayabildiği kadar katladı, üzerine bir şeyler sarıp sarmaladı, elime tutuşturdu. Dolunay gecesi daire kapısının iç kısmına asmamı söyledi. Dolunay dediği anda samimiyetsiz bir medyumla karşı karşıya olduğunu anladım. Okkalı bir seans ücreti ödeyip çıktım.

Eve gelince dolunay ne zaman diye google’a yazdım. Birkaç gün daha beklemem gerekiyordu. O zamana kadar kendi metotlarımla hayaleti geri getirmeye karar verdim. Önce fincanı ters çevirip parmağımı üzerine koyarak davetiye yolladım. Hayalet, bu faaliyeti ağır klişe bulmuş olacak ki oralı olmadı. Akşam yatmadan önce salondaki radyoyu Türk sanat müziği kanalına ayarladım, bana mısın demedi. Işıkları kapattım, doğalgazı kıstım, kül tablasını boşalttım, bardakları yıkadım, tepki vermedi. Dolunay günü geldiğinde medyumun verdiği tılsımı çıkarıp masaya bıraktım. Bir taraftan akşamı beklerken işimi yapıyor, diğer taraftan tılsıma bakarak ucuz ev aramanın başıma açtığı işleri düşünüyordum. Engels gelsin de konut sorunu görsün diye geçti aklımdan. Gülerken yakaladım kendimi. Hayaletinden ayrılmış bir adama bu yılışık tavrı yakıştıramadığım için hemen kaşlarımı çatarak işlerime yoğunlaştım. Gece olunca da tılsımı kapıya asıp yatağa uzandım.

Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum. Kendimden geçip uykuya dalmışım. Uyanınca yataktan hızla çıkıp evi kontrol ettim. Hiçbir değişiklik yoktu, gelmemişti. Tılsım kapıda duruyordu. Etkisi gecikebilir diye indirmedim. Bilgisayarı açıp çalışmaya başladığımda kapı çaldı. Sonunda geldi, diye fırlayıp kapıya koştum. Gelmişti ama postacı kılığında. Hayalet bu sonuçta, farklı kılıklarda gelebilirdi. Postacı zarfı uzatıp gitti. Masaya oturdum. Zarfı açtım. Bilmem hangi tarihte boşanma davam varmış, geçimsizlik nedeniyle dava açmış bana hayalet.

Kafam çok dağınık bu aralar, işlerime yoğunlaşmalıyım.


Gaziantep/Şahinbey
Kasım 2025



Uzayan Cümleler 8

Okurlardan blogun artık kişisel bloga dönüşmesi ve İspanyolca öğretimine yönelik içeriklerin azalmasına dair bazı serzenişler aldım. Kamunun sesini dinlemek gibi bir huyum olmamakla birlikte, bloğu tamamen bir kişisel bloga dönüştürmek niyetim de bulunmuyor. Hali hazırda devam eden İspanyolca gramerine veya pratiğine yönelik yazı dizilerine devam ediyorum. Bu yazıda, en sevilen dizilerden birine devam edeceğiz ve basit bir cümleyi alıp yeni ögeler ekleyerek komplike hale getireceğiz. Diziye aşina olanlar zaten içeriği biliyorlardır. Başlayalım mı? (hayır dediğini duydum. neden hayır dedin? yoksa yazılarımı faydalı bulmuyor musun? ispanyolca öğretecek kapasitede olduğumu düşünmüyor musun? yoksa sen beni beğenmiyor musun?)

Birinci adımda iki ögeli basit bir cümle kuralım.

Ella cocina.
O -dişil- yemek yapıyor
.

İkinci adımda cümleye yeni bir öge ekleyelim ve eylemin nerede yapıldığını belirterek cümleye mekan algısı katalım.

Ella cocina en la cocina.
O, mutfakta yemek yapıyor.

Güzel oldu. Şimdi cümleye yukarıdan baktığımızda bir mutfak ve mutfağın içinde yemek pişiren bir kadın görüyoruz. Bu algı bizim için yeterli olmayacak. Yeni ögeler eklemek istiyoruz. Ne olabilir diye düşünüyoruz. Mesela mutfağa bir sıfat ekleyebiliriz. Nasıl bir mutfak olsun? Geniş, dar, büyük, küçük, modern, köhne, eski, yeni... bu sıfatlardan herhangi birini seçerek devam edebiliriz. Biraz basit yaşayalım hayatı ve cümleyi ve mutfağın küçük olduğunu kabul edelim. Belki de sarayda yaşıyoruzdur ve birden fazla mutfağımız vardır ve cümlemizin kahramanı olan kadın sarayın küçük mutfağında yemek yapıyordur. Bu durumda küçük (pequeño) sıfatının dişil halini (pequeña) kullanmamız lazım. Neden, çünkü küçük olan şey la cocina yani dişil bir isim. Let's go o zaman.

Ella cocina en la cocina pequeña.
O, küçük mutfakta yemek yapıyor.

Harikulade! Şu anda küçük bir mutfakta yemek yapan bir kadın algısı oluştu. Cümleyi daha da genişletmek, ufkumuzu daha da açmak istiyoruz. Durmak yok, cümleye devam (hayır, hayır, o değil)

Ella cocina en la cocina pequeña del palacio.
O, sarayın küçük mutfağında yemek yapıyır.

Ne yaptık? Küçük mutfağa de edatıyla saraya bağladık. De edatıyla bir şeyi bir şeye bağlamak bu kadar basit. Ama neden "del" oldu diye soruyorsanız buraya tıklayarak kaynaşma yazısını okuyabilirsiniz. Şimdi yeni ne ekleyebiliriz? Mesela bu kadın ne pişiriyor olsun? Tabi ki menemen pişiriyor. Burası İspanyolca blogu diye kadına gazpacho hazırlatacak değiliz. Mis gibi yumurtalı menemen yapacak hanım ablamız. 

Ella cocina menemen en la cocina pequeña del palacio.
O, sarayın küçük mutfağında menemen yapıyor.

Konu menemen olunca halk ikiye bölünür. Vedat Milör gelse bu konuda birleştiremez halkı. Konu ne mi? Tabi ki soğanlı mı soğansız mı? Yani con cebolla veya sin cebolla tartışması. Binlerce yıllık kadim kavga. Filozofların üzerinde kafa yorduğu, Ömer Hayyam'ı dilberlerle papaz eden o mevzu. Bu olmazsa olmaz tartışmadan faydalanarak cümlemize hem yeni bir öge ekliyoruz, hem de tarafımızı belli ediyoruz.

Ella cocina menemen sin cebolla en la cocina pequeña del palacio.
O, sarayın küçük mutfağında soğansız menemen yapıyor.

Mekanı açtık, menemeni açtık, bir de zamanı açalım. Zamansız ve mekansız kalmak insanlara özgü değildir.

Por las mañanas ella cocina menemen sin cebolla en la cocina pequeña del palacio.
O, sabahları sarayın küçük mutfağında soğansız menemen yapıyor.

Sabahları, sabahleyin gibi anlamlara gelen por las mañanas'ı ekleyince hem cümle genişledi hem de bir rutin oluştu. Söz konusu kadının artık bir sabah rutinine sahip olduğunu görüyoruz. Garip bir rutin, sabah uyanıp kahve içme, spor yapma gibi rutinleri duymuştuk ama her sabahları menemen yapma dürtüsüyle uyanan insana yeni rastlıyorum. Belki de sarayın baş aşçısı bizim aşçıya kıl olmuş ve her sabah menemen yapma görevi kendisine vermiştir. Biz bilemeyiz saray işlerini, İspanyolca öğrenimimizle meşgul olalım.

Por las mañanas ella cocina menemen sin cebolla para su hijo en la cocina pequeña del palacio.
O, sabahları sarayın küçük mutfağında oğlu için soğansız menemen yapıyor.

Aa, olaya gel' Meğerse oğlu için pişiriyormuş menemeni. Annelik böyle bir şey işte diyecem de bu çocuk niye her sabah menemen yiyor acaba? Menemen manyağı olacak böyle giderse. 

Por las mañanas ella cocina a escondidas menemen sin cebolla para su hijo en la cocina pequeña del palacio.
O, sabahları sarayın küçük mutfağında oğlu için gizlice soğansız menemen yapıyor.

Olay nerelere geldi! Kadın meğerse menemeni "a escondidas" yani gizlice pişiriyormuş. Fiillerden sonra a escondidas diyerek siz de gizlice yapılan bir şeyleri anlatabilirsiniz. Krala yakalanmasa bari.  

Burada bir soluklanalım (hele bir soluklan yegenim) ve cümlemize şöyle bir üstten bakalım. Gördüğünüz üzere cümlemiz "beni noktala, bana nokta koy, nokta isterim, şiştim, şiştimmmm!" diye bağırmaya başladı. Şişen cümleyi kurtarmanın iki yolu vardır; nokta koymak veya bağlaç atmak. Nokta koymak en doğrusudur ama İspanyolca bir kitap okumaya kalktığınızda bunun faydasını görmezsiniz. Zira bazı yazarlar ne kadar az nokta kullanırlarsa o kadar iyi yazdıklarını zannederler ve cümleyi uzatırlar da uzatırlar. Bu uzatılan cümleleri bağlaçlarla birbirine bağlarlar ve okuyucunu beynini yormaktan keyif alırlar. Vay kenafir gözlüler vay! Yazarlardan gelecek bu tarz entelektüel saldırılara karşı beynimizi koruma kalkanının altına alacak bir pratik olması bakımından cümleyi bağlaçla uzatalım.

Por las mañanas ella cocina a escondidas menemen sin cebolla para su hijo en la cocina pequeña del palacio para que no vaya a la escuela con el estomago vacio.
O, sabahları sarayın küçük mutfağında oğlu için, okula aç gitmesin diye, gizlice soğansız menemen yapıyor.

Fedakar anne! Cefakar anne! Kadın anne! Göz yaşlarımız sular seller oldu, anne! Bağlaçların tehlikeli yanını gördünüz. İyi gidiyorduk bir den vaya'lar falan çıktı ortaya. Para que bağlacının etkisiyle olayın içine subjuntivo (dilek kipi) dalı verdi. Para que no vaya - gitmesin diye, nereye gitmesin diye a la escuela -okula-, nasıl gitmesin diye, vacio yani boş estomago'yla, boş mideyle gitmesin diye. 

Şimdi görev sizde. Benim örneğe bakarak tamamen farklı bir basit cümle buluyorsunuz. Ben Ella cocina diye başladım ya, siz de mesela yo hablo diye başlayabilirsiniz, nosotros comemos diye başlayabilirsiniz. O kısmı siz seçin. Sonra benim yaptığım gibi her adımda bir cümle ekleyerek kendi uzayan cümlenizi oluşturun ve yoruma veya cümlenizin kamusal alanda görülebilecek kadar iddialı bir cümle olduğu düşünmüyorsanız ispanyolcadefteri@hotmail.com e-posta adresine yazın ki kontrol edebileyim. Ödevinizi yapın lütfen!

Peki biz buradan itibaren cümleyi uzatabilir miydik? Tabii ki uzatabilirdik. Mesela oğul için bir sıfat ekleyebilirdik. Akıllı oğlu, küçük oğlu, her gün menemen yiyen bedbaht oğlu diyebilirdik. İstersek ella'yı da kaldırıp ona uygun başka bir isim koyarak da uzatabilirdik. Mesela la mujer guapa -güzel kadın- diyebilirdik, la madre soltera -bekar anne/kocası olmayan çocuklu kadın- diyebilirdik. Dilediğimiz kadar uzatabilir, cümleyi sürüncemede bırakabilirdik. Ama bazı şeyleri uzatmanın bir anlamı yok bu hayatta. 

   




Bonus:



Lorca, Buñuel ve Dali III - Ayrılan Yollar (Lorca'nın Trajedisi)

Önceki bölümlerde de belirtmiş olabilirim, belirtmediysem burada altını çizeyim; bu üçlü içerisinde saygıyı en çok hak eden, bununla birlikte kaderi en kara yazılmış olan Lorca'dır. Saygıyı haketme kısmı tartışılabilir ama sanırım bahtının karalığı konusunda hepimiz hemfikiriz. Öğrenci yurdundan ayrıldığında Lorca artık edebiyat çevrelerinde tanınmaya başlamış genç bir şair/yazardı. Bu alanda ilerlemeye devam edecek, ideallerinden ve duruşundan ödün vermeden sonuna kadar ilerleyecekti. Yurttayken arasının çok da iyi olmadığı Buñuel'den kopuşu çok zor olmadı ama Dali'yle olan toksik iletişimine bir süre daha devam etti. 

1927 yazında Lorca, Dalí'nin ailesi tarafından Cadaqués'e davet edildi. Salvador'la birkaç hafta geçirdi. Bu süreçte yoğun bir duygusal gerilim yaşadı. Lorca mektuplarından birinde ona şöyle yazıyordu:

"Sana karşı o kadar yoğun bir bağlılık hissediyorum ki bazen yaşamak saçma geliyor."

Dalí'nin kız kardeşi Ana María'yanın dediğine göre, Lorca fazlasıyla aşıktı, buna karşın Dalí durumu belirsizlikte bırakıyor, ilişkinin cinsel bir yön kazanmasına asla izin vermiyor, tamamen kayıtsız da kalmıyordu. Dalí, yıllar sonra o dönem hakkında acımasızca konuşuyordu, hayatının ilerleyen dönemlerinde verdiği röportajlarda şöyle demişti:

"Federico bana aşık oldu ve benimle yapmak istemediğim şeyleri yapmaya çalıştı... onu incittim, evet, ama bunu hak etti, çünkü aşkın dayatılması doğru değil."


Bir Endülüs Köpeği

Bu gelgitli ilişkiye en ağır darbeyi vuran yine (her zaman olduğu gibi) Buñuel olacaktı. Olay şöyle gelişir. Yurttan çıktıktan sonra birlikte daha fazla vakit geçiren Dali ve Buñuel, rüyalarından esinlenerek bir kısa film çekerler. Büyük başarı kazanan ve günümüzde hala adından övgüyle söz ettiren filme "Bir Endülüs Köpeği" adını verirler. Lorca filmin adını duyunca çok bozulur. Zira kendisi Endülüs'lüdür ve filmin adının kendisine hakaret etmek amacıyla bu şekilde seçildiğini düşünür. Buñuel anılarında bu konu hakkında şu açıklamayı yapar:

"'Endülüs Köpeği' ismini seçmemizin sebebi kulağa hoş gelmesi ve Dalí ile mümkün olduğunca mantıktan uzak bir şey yapmak istememizdi. İsmi seçerken Lorca'yı veya başka birini düşünmüyorduk."

Bir Endülüs Köpeği

Bana kalırsa bu fikir kesinlikle Buñuel'inbaşının altından çıkmıştır ve yine kesinlikle Lorca'yı aşağılamak için bu ismi seçmiştir. Yazının önceki bölümlerinde de bahsettiğim gibi Buñuel homoseksüelliğe militan düzeyde karşıydı (bence gizli gaydi) ve öğrenci yurdunda Lorca'yı her fırsatta aşağılamayı ihmal etmiyordu. Örneğin, Lorca bir gün yeni yazdığı bir şiiri kendisine okuduğunda ve şiir hakkında ne düşündüğünü sorduğunda "şiiri mi daha çok sevdim yoksa senin o ibne sesini mi bilemedim" diye yanıt vermişti. Eleştiriyle kalmayıp Lorca'ya şiddet uyguladığından da zaten daha önce bahsetmiştim. Bütün bunlar bir araya geldiğinde film başlığının kasıtlı olarak seçildiğini düşünmek çok da saçma gelmiyor. Filmin yayınlanmasından sonra Lorca, bu ikiliyle iletişimini tam olarak koparmasa da oldukça azalır. Hatta film onu o kadar yaralamıştı ki "sürrealizm" akımından bu nedenle uzaklaştığı dahi söylenir. Bütün bunlar bir yana film sahiden de etkileyicidir. İzlemek isteyenler buraya tıklayarak izleyebilir, zaten kısa film. Filmde rahatsızlık verici sahneler var, sonra uyarmadı demeyin. Artık Buñuel ve Dali'den biraz uzaklaşıp Lorca'ya yoğunlaşabiliriz. 

Lorca, 1926'da öğrenci yurdundan ayrıldıktan sonra İspanyol edebiyat sahnesinde önemli bir isim haline gelmişti, ancak hayatı hiç de huzurlu değildi. Bu huzursuzluk onun hayatını derinden etkileyecek bir seyahate çıkmasını sağlamıştı.

New York Gezisi 

Lorca'nın hayatındaki en belirleyici olaylardan biri, 1929'da yaptığı New York gezisiydi. Bu gezi dönüştürücüydü ve çalışmalarında bir dönüm noktası oldu. Peki, New York, Lorca için neden bu kadar önemliydi?

Kapitalizmin ve modern şehrin etkisi: Lorca, zıtlıklar, eşitsizlik ve yabancılaşmayla dolu büyük modern şehirle ilk kez karşı karşıya geldi. 1929 ekonomik krizi New York'u acımasızca vurdu ve şair, sokaklarda gördüğü yoksulluk ve umutsuzluktan derinden etkilendi. Bu deneyim, kent yaşamının köklerinden koparılmasını ve şiddetini ele alan bir şiir derlemesi olan New York'ta Şair (1930) adlı eserine de yansımıştır.

Irkçılık ve Baskı: Lorca, kendisini derinden etkileyen Afrikalı Amerikalılara yönelik ırkçılığa da tanık olmuştur. Mektuplarında ve yazılarında, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki yapısal ırkçılıktan şikayet etmiş ve azınlıklara yönelik baskıya karşı duyarlılığını artırmıştır.

Eşcinsellik ve Kişisel Kurtuluş: Lorca, New York'ta kaldığı süre boyunca cinselliği konusunda daha büyük bir kişisel özgürleşme hissetmeye başlamış, ancak her zaman temkinli ve ketum kalmıştır. New York, dönemin baskıcı İspanya'sıyla bir tezat oluşturuyordu ve Lorca, kişisel hayatı konusunda oldukça mesafeli bir figür olarak kalsa da kimliğini tam olarak kabullenmeye bu ortamda başlamıştı.

La Barraca: Köylerde Tiyatro

Lorca, İspanya'ya döndükten sonra 1932'de Lope de Vega, Calderón ve Cervantes gibi İspanyol klasiklerinin eserlerini kırsal köylere getiren popüler bir tiyatro girişimi olan "La Barraca" tiyatro topluluğunu kurdu. La Barraca topluluğunun önemini şu şekilde özetleyebilirim:

Halkın sanata erişimi: Kırsal ve son derece muhafazakar bir İspanya'da Lorca, tiyatroyu en dezavantajlı kesimlere ulaştırmak istiyordu. Topluluk yalnızca klasik eserler sergilemekle kalmıyor, aynı zamanda toplumun en yoksul kesimlerini eğitmeyi ve kültürel olarak yükseltmeyi de amaçlıyordu.

Toplumsal Bağlılık: Lorca'nın tiyatrosu toplumsal ve politik bir karakter kazanmaya başladı. Oyunları hiçbir zaman açıkça politik olmasa da, İspanya'da, özellikle köylerde yaşanan toplumsal gerilimler eserlerinde açıkça görülüyordu.

Lorca, 1926 ve 1936 yılları arasında 20. yüzyıl İspanyol edebiyatının en önemli eserlerinden bazılarını üretti. Bu dönemde yaşadığı iç gerilimler, siyasi bağlılıkları ve kişisel deneyimleri, yazılarına da yansıdı. 

Bazı eserleri ve içerikleri:

Romancero gitano (1928)

Şiirsel Yenilik: Çingene mitolojisini ve trajedisini inceleyen bu şiir derlemesi, şair olarak olgunluğunun başlangıcını işaret eder. Popüler lirik şiiri modern etkilerle harmanlayarak gizem ve kıyamet atmosferi yaratır.

Üslup: Geleneksel romantizmi kullanır, ancak sembolizm ve tutkuyla dolu yeni bir dil üretir.

Boda de sangre (Kanlı Düğün) (1933)

Trajik Tiyatro: Bu oyun, Lorca'nın en çok sahnelenen oyunlarından biridir. Bu oyunda kıyameti, karşılıksız aşkı ve toplumsal çatışmayı ele alır. Karakterlerin arzularının toplumsal normlar ve aile gelenekleri tarafından tuzağa düşürüldüğü bir Endülüs toplumundaki toplumsal gerilimleri konu alan bir trajedidir.

Sembolizm: Kırmızı renk ve kan, oyun boyunca tekrar eden sembolik unsurlardır.

Yerma (1934)

Kadının Dramı: Lorca, bu trajedide kısırlık temasını ve beklentilerini karşılamayan kadınları reddeden bir toplumda yerini bulmak için kahramanın verdiği içsel mücadeleyi ele alır. Bu oyun aynı zamanda kırsal İspanya'da kadınların rolüne dair toplumsal ve politik bir eleştiriyi de yansıtır.

Bernanda Alba'nın Evi (1936):

Trajik son: Lorca'nın ölümünden kısa bir süre önce yazdığı bu oyun, en güçlü oyunlarından biridir. Bu oyunda, ataerkil bir evde kadınların ailevi ve toplumsal baskısını ele alır. Zalim bir anaerkil olan Bernarda Alba ve kızları, kadınların sessizliğe ve baskıya karşı mücadelesini temsil eder.

Semboller: Kapalı ev, beyaz renk ve yas, eserin atmosferini tanımlayan temel unsurlardır.

Lorca bütün bu eserleri verdiği yıllar boyunca sola daha da yakınlaşır ve daha güçlü bir toplumsal bilinç geliştirmeye başlar. Sadece La Barraca'nın kurucusu olmakla kalmaz, aynı zamanda kadınların oy hakkını savunur ve özellikle Cumhuriyetçilerin iktidara geldiği dönemde katolik kilisesini ve üst sınıfları eleştirir. Bu politik tavrı, ispanyol iç savaşının başlamasıyla birlikte onu tehlikeli bir duruma sokacaktır.

 İç Savaş ve Lorca'nın Ölümü

Temmuz 1936'da İspanya İç Savaşı patlak verdiğinde Lorca Madrid'deydi, ancak bir süre sonra daha güvenli olacağını düşünerek memleketi Granada'ya döndü. Siyasi durum hızla karmaşık bir hal aldı ve Lorca resmi olarak bir siyasi partiye bağlı olmasa da, Cumhuriyetçilere verdiği destek ve ilerici ve sol çevrelere yakınlığı onu Franco'nun darbeci güçlerinin hedefi haline getirdi.

Aslında Lorca aktif bir militan değildi, ancak entelektüel çevrelerle ilişkileri ve cumhuriyetçi değerlere olan bağlılığı darbecilerin gözüne batıyordu. Franco'cuların en meşhur sloganlarından birinin "kahrolsun akıl, yaşasın ölüm" olduğu düşünüldüğünde aydınların durumunun ne kadar kritik olduğu daha çok anlaşılabilir. 

Franco'nun generali Millan tarafından Miguel de Unamuno'nun yüzüne yüzüne "Muera la inteligencia, viva la muerte" (Kahrolsun akıl, yaşasın ölüm) diye haykırılmasını ve ispanyol iç savaşı sırasında aydınlara yönelik tavırı konu alan bir kitabın kapağı.

Bana sorarasanız Lorca'nın daha güvenli olur diye memleketine dönmesi çok da akıllıca bir hareket değil. Zira ispanyol iç savaşında kendini tehlikede hissedenler yukarıya, kuzeye doğru gidip, orada da tutanamayınca biraz daha kuzeye yani fransaya kapağı atarken Lorca'nın neden böyle bir karar verdiğini ben şahsen anlamış değilim. Ha bu arada, Lorca'nın eski dostları Dali ve Buñuel'in iç savaşta kapağı fransa'ya attıklarını ve entelektüel toplantılarda gününü gün ettiklerini anlatmama gerek yoktur sanırım. Dali'ye acayip kılım, neyse gerilmeden yazıyı bitireceğim bugün.

Lorca'nın Granada'da Tutuklanması

Lorca, 19 Temmuz 1936'da, sol görüşlü olması, ilerici bir entelektüel olarak tanınması ve o dönemde yıkıcı ve ahlaki açıdan kabul edilemez olarak görülen eşcinsel yönelimi nedeniyle Granada'da falanjist güçler tarafından tutuklandı.Falanjistler kimdir diye soranlar için tek cümleyle açıklayayım; Franco'nun sivil milislerine falanjist denirdi. Tutuklanan Lorca, hapishaneye dönüştürülmüş olan San Rafael Hastanesi'ne kapatıldı. 

İnfaz

Lorca tutuklanmasından birkaç gün sonra kurşuna dizilerek öldürüldü ve yeri hala bilinmeyen bir toplu mezara atıldı. Kendisini vuran askerlerden birinin "ibneydi ben de götüne bir kurşun sıktım" diyerek olayı anlattığı söylenir. Bu Franco rejiminin ahlaki temizlik adı altında homoseksüellere yönelttiği şiddetin bir yansıması olarak tarihe geçmiştir. 

Yazının başında da bahsettiğim kara bahtlı olmaktan kastım buydu. Lorca daha 38 yaşında katledilen parlak bir şairdi. Belki de daha yüzlerce eser üretecekti ama buna fırsatı olmadı. Yazıyı Lorca'nın Türkçe'ye çevrilen Atlının Türküsü (Cancion de Jinete) şirriyle, daha doğrusu şiirin çevirisinden bestelenen ve Zülfü Livaneli tarafından yorumlanan şarkıyla bitirelim. Keyifli dinlemeler olsun efendim. 






Kesitler - Roberto Bolaño - Otobiyografilere Karşı

Ne zaman bu seriye yeni bir yazı eklesem hep aynı cümlelerle giriş yaptığımı fark ettim. Bunun ne kadar sıkıcı ve zaten az olan blog okurunu kaçırmaya ne kadar müsait bir tarz olduğunu biliyorum. Tıpkı youtube'da video açılışı yaparken "kanalıma hoş geldiniz arkadaşlar" diyen kanalların dandik kanallar olması gibi, "serinin bu yazısında falanca yazardan filanca kesiti paylaşıyorum" demek de buram buram varoşluk kokuyor. Bu varoşluğun bünyede yarattığı eziyet hissi, paylaşılacak kesit Roberto Bolaño gibi bir isme ait olduğunda başedilemez bir ızdıraba dönüşüyor. Hani ilham perisi bir türlü gelmeyen yazar klişesi/karikatürü vardır ya; hani şu kağıdı daktilodan hırsla çeken, piposunu tüttürüp gözlüğünün üzerinden bakarak yazdıklarını bir kere daha okurken sinirlenip kağıdı buruşturup top haline getiren röpdöşambırlı yazar... işte tam da şu anda bilmem kaç inçlik bilgisayar monitörünü buruşturasım geldi benim de. Ama ne daktilom var -klavye icat oldu yazarlık bozuldu- ne ağzımda bir pipo, ne de röpdeşambır giyiyorum. (fransızca robe de chambre yani ev/oda elbisesinden geçmiştir dilimize). 

Neyse artık, bu varoşluk ve dandiklik tartışmasını keseyim burada. Benim için büyük yazı ustalarından biri olan Roberto Bolaño'nun otobiyografiler hakkındaki görüşlerini aşağıya ekliyorum. Çeviriyi biraz hızlı yaptım ama yine de özendim. Beğenilerinize ve istifadelerinize sunuyorum.

 


Bana göre otobiyografi ile edebiyat arasındaki tesadüfi bir ilişki vardır: Maceraperest bir hayat süren yazarlar da var, ömürleri boyunca köylerinden, evlerinden -daha doğrusu şatolarından- dışarı çıkmamış olanlar da. Her yazar elinden geldiğince bir şeyler yazar ve yazdığını bırakır. Örneğin Salgari, Asya’yı -yalnızca Malezya’yı değil, bütün Asya’yı- hayallerinde kurgulamıştır, oysa Torino’dan mıydı, Milano’dan mı, artık hatırlamıyorum, hiçbir zaman dışarı çıkmamıştı. Raymond Roussel ise bütün dünyayı dolaştı, fakat o yolculuklarını yalnızca bir “hareketli kalmak” bahanesiyle yapmış; gezdiği yerlerin hiçbirine zerre kadar ilgi duymamıştı. Balzac bir monarşistti, ama eserleri derinlemesine cumhuriyetçidir: işte bu, akıl almaz bir yolculuktur. Stendhal’ın hayatı başlı başına bir romandı, ama yaşadığı bu hayat eserlerine pek az yansımıştır; kendi yaşamından çok, başkalarının romanlık hayatları onun ilgisini çekmiştir. Latin Amerika’da, bana kalırsa, en otobiyografik yazar -insanların genellikle düşündüğünün tersine- Borges’tir. Bir yerde kurgulanmış hayaletlerin gerçekten var olmasıyla tamamen zihnimizin bir ürünü olması arasında fark da görmüyorum. 

Birkaç istisna dışında -Saint-Simon ya da Perec’in çocukluk anıları gibi- anı kitaplarından nefret ederim. Anı kitapları genellikle abartılı olur, kimi zaman kitabın adından bile anlaşılır bu. Mesela “Yaşadığımı İtiraf Ediyorum”, bu şimdiye dek konmuş en aptal kitap adlarından biridir. Hiç kimse -en ahmak işkenceci bile- birine yaşadığını itiraf ettirmeye çalışmaz. Var olmayan bir soruya verilmiş aptalca bir cevaba benziyor bu isim. Latin Amerika edebiyatı -ya da kendini beğenmiş budalaların “Latin Amerika edebiyatı” dediği şey- anı kitaplarıyla doludur; çoğu, ya cahil ya da sıkıcı insanlar tarafından yazılmıştır. Aslında, anı kitabı yazmasına izin verilmesi gereken tek kişiler, gözükara maceracılar, porno film oyuncuları, büyük dedektifler, uyuşturucu tacirleri ve dilencilerdir.

Blog Takipçileri

Acción Poética

Acción Poética

Joyas de America Latina

Joyas de America Latina
santiago Roncagliolo