Geçmiş zaman, tam hatırlamıyorum ama sanırım 2007 yılıydı. Özel ders vermek üzere bir ilana başvurup, Şişli’de bulunan butik bir dil kursuna gitmiştim. O sıralar İspanyolca ve İspanyolca öğrenimi bu kadar yaygın değildi ve iş bulmak bazen zor olabiliyordu. Bu zorluk nedeniyle “bulduğun her işi yap, çok da şikâyetçi olma” prensibiyle hareket ediyordum ve bu prensip birçok saçma sapan işe girmeme, alakasız yerlere giderek çeviri yapmama neden oluyordu. Kendimi kâh Terazidere’de bir tekstil atölyesinde kâh Tuzla’da bir kafede ders verirken veya firmalar arasındaki toplantılarda çeviri yaparken buluyordum.
Bazen birkaç hafta hiç bulamadığım ve bar-kafe gibi yerlerde ek iş yaptığım da oluyordu. Yine o haftalardan birinde karşıma çıkan bu iş ilanı beni heyecanlandırmış ve umutlandırmıştı.
Binanın beşinci veya altıncı katında bulunan kursun kapısını saçları kızıl renkte, uzun boylu, oldukça nazik konuşan hatta sesli harfleri incelterek i gibi telaffuz eden, otuzlu yaşlarda bir kadın açtı.
-Biyrin efendim?
- İlan için gelmiştim, telefon açmıştım önceden, randevum vardı.
- Tıbi efindim. Girin litfen.
Bir şey içmek isteyip istemediğimi sordu. Sütlü kahve isteyip koltuğa kuruldum. Kahveden sonra siyah takım elbiseli, siyah kravatlı kunduraları ışıl ışıl parlayan, gayet enerjik bir genç odasından çıkıp “buyurun, odamda konuşalım” dedi.
- Burada birebir özel dersler veriyoruz. Klasik dersler gibi ilerlemiyoruz. Özel bir tekniğimiz var. Öğrencileri derslerden yarım saat veya bir saat önce karanlık bir odada özel bir dinleme seansına tabi tutuyoruz. Ardından öğretmenimizle derse başlatıyoruz.
- Seans sırasında ne yapıyorsunuz?
- Özel hazırlanmış bir ses kaydını öğrencilerimize dinletiyoruz ve bu şekilde bilinçaltına yönelik öğretim faaliyeti gerçekleştiriyoruz.
- İlginçmiş.
- Sadece Amerika’da kullanılan bir yöntem ve başarı oranı çok yüksek. Seansın ardından öğrenciyi gün boyu sürecek derslere alıyoruz. Sabah dokuzda başlıyoruz, on ikide bir saatlik yemek arası veriyor, yemeğe öğrenciyle beraber çıkıp orada da pratiklere devam eder, İspanyol yemekleri hakkında konuşmalar yaparsanız sevinirim. Ardından saat birde tekrar başlayıp dörde kadar ders yapıyoruz.
- Günde altı saat.
- Evet
Görüşme oldukça iyi ilerliyordu ve iş yerine ısınmaya başlamıştım. Yoğun dersler vereceğimi ve her gün çalışmayacağımı biliyordum ama günde altı saatten ayda 10-15 gün kadar çalışırsam ne kadar kazanabileceğimi hızlı bir şekilde hesaplamış ve sonuçtan da tatmin olmuştum.
- Bugün derse gireceksiniz. Öğrenci şu an dinleme odasında hazırlanıyor. Yalnız sizden ricam Türkçe konuşmamanız.
- Neden?
- Çünkü burada sadece yabancı öğretmen çalıştırıyoruz.
- …
- Yani taahhüdümüz bu yönde. Sizden ricam İspanyolca konuşurken ağzınızı biraz yayarak, gerçek bir İspanyol havası yaratmanız.
- Fakat İspanyollar ağızların…
- İsminiz de şey olsun, hmmm, hah Alberto olsun.
- Alberto.
- Evet, bugün başlayacağınız ders hızlandırılmış üç günlük bir kursun girişidir. Üç gün boyunca yoğun bir şekilde çalışacaksınız. Öğrencimiz bir iş adımı ve bazı satış görüşmeleri için hafta sonu İspanya’da olacak. Hazırsanız buyurun içeri alalım öğrenciyle tanıştırayım sizi. Türkçe yok, katiyen yok!
Ders saati geldiğinden hızlı bir şekilde dinleme odasına geçtik. Perdeleri çekilmiş odanın ortasında masaj koltuklarına benzeyen rahat bir koltuğa elli yaşlarında bir adam oturmuş, kulaklarında kocaman bir kulaklık, gözleri kapalı bir şekilde, uyur gibi duruyordu. İçeri girdiğimizi hissetmedi bile. Boyalı kundura kapıyı sessizce kapayıp kollarını bağladı ve ayakta dimdik durarak önce koltuktaki öğrenciye sonra bana baktı. Yarattığı sistemle gurur duyar gibi kafasıyla adama doğru işaret edip “görüyorsunuz ya, nasıl da kendinden geçmiş. Şu anda bizi duymuyor çünkü özel işlemler aracılığıyla bilinçaltına kelime yüklemesi yapıyoruz” dedi. “Şey, uyuyor olmasın sakın, erken bir saat sonuçta” dedim. Yeni patron bu saçma sapan, sistemini küçümseyen cümleye sadece gülümsemekle yetindi. Aşağılayıcı bir gülümsemeydi.
Perdeleri açıp, içeriye ışık girmesini sağladı. Sonra öğrencinin kulağındaki kulaklıkları nazik bir şekilde çıkardı. Öğrenci sahiden de gözlerini açtı ve gülümsedi. “Bilinçaltına hangi kelimeleri soktularsa artık, adam gayet mutlu görünüyor” diye geçti aklımdan.
- Sait bey, sizi öğretmenimiz Alberto beyle tanıştırayım.
- Hola!
- Hola!
İlk gün oldukça sıkıntılı geçti benim için. Zira öğrenci daha önce hiç İspanyolca ders almamıştı. Türkçe konuşmam yasak olduğundan bazı gramer meselelerini İngilizce anlatmayı deniyordum. Öğrencinin İngilizcesi de pek olmadığından çata pat anlaşıyor, anlaşamadığımız yerde birbirimizin suratına bakarak sırıtıyorduk. Yapacak bir şey yoktu. İlk üç saatin ardından yemek saati geldiği için sevinmiştim. Fakat bu defa da o Paella senin bu Sangria benim İspanyol yiyecek ve içeceklerinden bahsedip durdum yemek boyunca. Sait bey neredeyse hiçbir şey anlamadığı halde her söylediğimi kafasını sallayarak onaylıyor, bir taraftan da hüp hüp çorbasını içiyordu. İlk günü güç bela tamamlayıp “adios señor Sait, nos vemos mañana” diyerek merdivenlerden koşa koşa indim.
İkinci gün kendimi rolüme daha da kaptırdım. Hatta üzerime bir İspanyolluk gelmişti. Sorulsa, Katalan bölgesinde doğduğumu, dedem ve ninemin iç savaşta tanıştığını, babamın bir balıkçı olduğunu, annemi hiç tanımadığımı anlatacak, ailemin Franco diktasının sona ermesiyle nasıl mutlu olduğunu, kendilerini sokaklara vurup sabahlara kadar nasıl dans ettiklerini bütün ayrıntılarıyla betimleyecektim ama içimde, Sait’in benim İspanyol olmadığımı bildiğine fakat bununla pek ilgilenmediğine dair bir his vardı.
Bu his nedeniyle aklıma, bir taraftan İspanyol İç Savaşında anarşistlerin söylediği “Ay Carmela” diğer taraftan Ahmet Kaya’nın “Yalan da olsa hoşuma gidiyor söyle” şarkısı gelip duruyordu. Altı saatin sonunda bunların sadece his olmadığını ve Sait’le aramızda yazılı olmayan bir anlaşma olduğunu anlamıştım. O benim yaptığım saçma sapan İspanyol taklitlerine gülmeyecek, ben ise sadece İspanyolca konuşarak ekstradan birkaç kelime öğrenmesine yardımcı olacaktım. Zira kulaklıkla dinlettikleri her neyse pek faydası olmuyordu.
İkinci günün sonunda uyumadan önce bunları düşündüm. Uyku tutmadığı için erkenden kursa gittim. Kapıyı kızıl saçlı kadın açtı.
- Günaydin Ercan biy, hışgildiniz.
- Günaydın. Bugün biraz erkenciyim. Bir sütlü kahve alabilir miyim?
- Tıbi.
Aşırı kibar sekreterin hazırladığı kahveyi alıp kursun sınıflarında ve odalarında gezinmeye başladım. Öğrenciler hala gelmediğinden bütün odalar boştu. Dinleme odasına girip perdeleri kapattım ve rahat koltuğa oturdum. Neymiş bakalım şu bilinçaltı öğrenmece diyerek kulaklığı kulağıma taktım ve arkama yaslandım. Önce bir dalga sesi geldi, birkaç saniye sonra bir kadın sesi “la ola, la ola” diye iki defa dalga kelimesinin İspanyolcasını tekrarladı. Ardından bir erkek sesi “dalga, dalga” diye Türkçeye çevirdi. Ardından başka kelimeleri bu şekilde tekrar tekrar söylerlerken, kelimelerin İspanyolcasını okuyan kadın sesinin ağzını yaya yaya konuşan kızıla ait olduğunu fark ettiğimde kahkahamı zor zapt ettim.
O gün dersin ilk üç saati boyunca ne ağzımı yaydım ne de İspanyol taklidi yapmak için kendimi zorladım. Sait bey de bu halimden memnun kalmış olacak ki yemeğe çıkmak üzere asansöre bindiğimizde sanki baştan beri Türkçe konuşmuşuz gibi, gayet doğal bir şekilde Türkçe konuşmaya başladı.
- Yolun karşı tarafında güzel bir dürümcü var hocam, orada yiyelim mi?
- Turşu da isteyelim Sait bey, kaç gündür canım turşu suyu istiyordu.
- Olur.
Bir süre asansörün aynasına bakarak sırıttık.
Heybeliada, İstanbul
0 yorum:
Yorum Gönder