Cartas a lo lejos (un cuento de mi)


Cartas a lo lejos (4)

Todo cambia con rapidez. Cambian las casas, las paredes, las calles y cambia el tiempo. Todo el poder de los más poderosos del mundo no bastaría para vencer al tiempo. El tiempo cambia sin dar importancia a nada ni nadie. También cambia la gente. Antes te escribía más. También cambie yo. Hoy me di cuenta de que habían pasado meses desde que te escribí la última vez. Me sentí mal. Sabes bien que escribir una carta para mí es como hacer una misa. Igual que para celebrar una misa, yo también necesito prepararme para escribir: el papel, el lápiz, un café que todavía tiene humo, un cenicero, mi mechero y mi paquete de cigarrillos. Coloco todo sobre el escritorio, y ya está todo listo para escribir esta carta. Espero que me perdones por la demora.
No sé cómo está el tiempo allí, pero aquí el sol quema. Hace mucho sol. ¿De verdad existe el infierno? Si existe debería ser un lugar como este. Estuvimos en el ramadán. Sabes que no me importa un pito ni el ramadán ni ayunar. Pero esta vez ramadán me hizo cuestionar a mi propia personalidad. ¿Recuerdas el vecino solo y viejo del que te hablé en mis cartas anteriores? ¿Aquel hombre de barba blanca que no tenía nada? A él le gustaba mucho el ramadán, porque solo ese mes podía comer de verdad. Los vecinos que otros meses olvidaban su presencia y su hambre, cuando llegaba el ramadán y querían satisfacer su devoción religiosa, se acordaban de él de repente. Del mismo modo, en este mes se abren tiendas para alimentar a los más necesitados. Es el momento del iftar.
Ese anciano que se sentaba en su sillita enfrente de su puerta y se ponía a fumar clavando los ojos en ninguna parte, mientras hablaba con los gatitos que le rodeaban, ya no existe. Al principio no me percaté de su ausencia. Tal vez tenía un pariente, y se lo había llevado a casa, pensé. Unos días después me tope con la dueña de mi casa, que me contó todo sobre su muerte silenciosa y solitaria. Ahora escribiéndote esta carta, desde mi escritorio, puedo ver el candado y la cadena en la puerta del lugar que antes había sido su casa, su cobijo, su refugio… Un lugar tan pequeño e inmundo que más bien parecería una ratonera. Pero, no, ese era su hogar. Pienso en la historia del viejo fallecido. Me lamento por no haber mantenido largas charlas con él. Las personas solas siempre tienen cosas que contar. Compartir su soledad significaría compartir su sabiduría, porque sin duda, todas las personas solitarias cuentan con una sabiduría muy mística y especial.
En la oscuridad, miro su puerta al otro lado de la calle. Para mí, el candado sobre la cadena representa mi amistad imposible con aquel anciano. Frío y colérico, me grita sin parar "¡perdiste el tiempo... llegaste tarde!" Las palabras del candado hacen que siga cuestionándome muchas cosas: ¿acaso hago lo mismo también con otras personas? ¿Debería dedicar más tiempo a algunos amigos, compartir más cosas con ellos? ¿Con cuáles? Entro en una lucha conmigo mismo y con todas estas preguntas. Me pregunto si lo que vivimos fue algo parecido. ¿Acaso te hice lo mismo que le hice a mi vecino fallecido? No puedo responder a estas preguntas…
El imam canta el ezan de la mañana, llamando a los creyentes a la oración. Comienza el ayuno del ramadán, que durará hasta que se cante el ezan de la noche. ¿Te había dicho antes que el ezan de la mañana es diferente a los otros cuatro ezanes? "Essalatu hayrun minen nevm" esta frase solamente se canta en el ezan de mañana, y significa "rezar es mas benéfico que el sueño" y siempre tengo la impresión de que el imam canta esta frase de forma más acentuada que las otras. El Ezan se termina, pero esta frase sigue sonando un rato en mis oídos...
Del café que puse en mi escritorio cuando empecé a escribir ya no sale humo. Cuando escribo, siempre me olvido de tomarlo. Y eso me hace recordar la misma historia. En el tiempo del golpe de estado, preguntan a un revolucionario que está a punto de ser ahorcado, cuál es su último deseo. Este responde que quiere escribir una carta a su familia y una taza de café. Le llevan el café, papel y lápiz. Empieza a escribir sin tomar el café. Al terminar su carta se pone de pie y dice que ya pueden hacer lo que quieren. El coronel le pregunta por el café. Y el revolucionario después de decir "el café no era para mí, era para ti" echa el café a la cara del soldado. Ahora lo llevan hacia la horca.
Para mí, no tomar el café, significa olvidar; o tal vez esta historia encontró un lugar en lo más profundo de mi mente y, sin saberlo, yo también intento ser valiente, como él. ¿Quién sabe?
Ya está a punto de amanecer. Del cenicero sale un olor horrible que inunda la habitación. Miro la cama. Sobre la cama se extiende una sabana desordenada, y sobre la sabana hay unos libros que ahora mismo no me apetece leer. Llevo los libros al escritorio. Tengo demasiadas preguntas en mi cabeza cansada, y todos empiezan con "me pregunto..." Vuelvo a mirar la puerta con la cadena: si él estuviera aquí ahora, estaría en la puerta, le ofrecería un cigarrillo, y él como siempre me daría las gracias llevándose la mano a la frente. Dejo abierta la ventana pero corro las cortinas, apago la luz, me tumbo en la cama. En mi mente se amontonan preguntas, todas ellas empiezan con un “me pregunto”, y en mis oídos suena la oración "essalatu hayrun minen nevm". Me abraza el sueño...
Ezan: la canción sagrada que el imam canta desde mezquita para avisar a los creyentes de que llegó el momento de la oración.
Iftar: después de ayunar todo el día, el iftar es el final del ayuno, es entonces cuando se puede comer durante el ramadán.

Ercan Bayraz

-----------------

Uzaklara mektuplar (4)

Herşey inanılmaz bir hızla değişiyor. Evler değişiyor, duvarlar, sokaklar, zamanlar değişiyor. Dünyanın en kudretli güçleri bütün teknolojilerine rağmen bir tek saatin işlevine karşı duramıyor ve zaman hiçbirşeyi ve hiçkimseyi umursamadan değişiyor. İnsanlar da değişiyor. Eskiden daha fazla yazardım sana. Değiştim. En son mektubumun üzerinden aylar geçmiş, farkettim. Sıkıldım. Mektup yazmanın benim için bir ayin gibi olduğunu bilirsin. Nasıl ki herhangi bir ayini yaparken gerekli malzemeler varsa benim de mektup yazmak için ihtiyaç duyduğum şeyler var. Kağıt- kalem ikilisini, sigara paketimi, kül tablasını ve üzerinde dumanlar tüten, kahve ile dolu saman sarısı fincanımı masanın üzerine taşıyorum. Yeni bir mektup için herşey hazır. Umarım gecikmeyi affedersin.
Senin oralarda durum nasıl bilmem ama biz burada pişiyoruz. Havalar çok ısındı. Cehennem var mı gerçekten? Varsa o da böyle birşeydir herhalde. Ramazan ayındayız yine. Benim için bu konunun pek önemli olmadığını bilirsin. Ama bu yıl ramazan meselesi kendimle bir hesaplaşma yaşamama sebeb oldu. Önceki mektubumda bahsettiğim karşı komşum, yaşlı, kimsesiz amcayı hatırlıyor musun? Onun en sevdiği aydı belki de ramazan. Çünkü insanların bütün yardımlaşma, iyilik isteklerini bir aya sığdırdığı ülkemizde, o amcanın en iyi beslendiği, karnını en çok doyurduğu ay ramazan ayıydı. Diğer aylarda doğru düzgün akla gelmeyen ihtiyar ve açlığı ramazan ayı boyunca kimsenin aklından çıkmazdı. Sevap çarpım tablosunda acaba kaçla çarpılıyordu ramazanda bir aç doyurmak! Belediyelerin, iş adamlarından alınan paracıklarla şehrin meydanlarına kurdukları iftar çadırlarının minyatürize edilmiş halini taşıyor insanlar beyinlerinde sanırım. Ama bu ramazan ayının beni içine ittiği hesaplaşma çadırlarla ilgili değil.
Kapısının önünde, taburesine tüneyip etrafını saran kedicikleriyle konuşan, ama genelde gözleri dalgın sigarasını içen o adam artık yok. İlk günler pek dikkatimi çekmedi ortadan kaybolması. Belki de bir akrabası vardı, yanına aldı onu diye düşündüm. Birkaç gün sonra kapıda karşılaştığım evsahibemden öğrendim öldüğünü. Şimdi bu mektubu yazarken açık pencereden, bir zamanlar yuva olarak kullandığı harabenin kapısında sallanan zincire ve zincirin üstündeki asma kilide bakarak onun öyküsünü merak ediyorum. Onunla neden daha uzun sohbetler yapmadığımı düşünüyorum. Yalnız insanların her zaman için öğretecek birşeyleri vardır. Paylaşacakları ise çok fazla şey vardır. Yalnız bir insanın yalnızlığına ortak olmak, bilgeliğine de ortak olmaktır. Ve şüphesiz bütün yalnızlar biraz bilgedir! Gecenin karanlığında karşı kapıda zar zor seçilen zincirin üstüne vurulan asma kilit o insanla dostluk kurabilmemin, paylaşmamın artık imkansız olduğunu belirtmek ister gibi, inadına soğuk ve rahatsız edici görünüyor gözlerime. Hesaplaşmam burada şiddetleniyor. Başka insanlara da aynı şekilde davranıyor muyum acaba? Acaba daha fazla vakit ayırmam ve daha çok paylaşmam gereken ama bunun farkına varmak için ölmelerini beklediğim ne kadar insan var çevremde? Bu sorularla boğuşuyorum. Acaba seninle de bunları mı yaşadım? Bu soruya ise net bir cevap veremiyorum...
Oruç tutacakların yemek yemesinin güneş batana dek yasak olduğunu bildiren sabah ezanı okundu az önce. Daha önce söylemiş miydim ya da sen biliyor muydun? Sabah ezanı diğer dört ezandan farklıdır. "Essalatu hayrun minen nevm" cümlesi sadece sabah ezanında söylenir. "essalatu hayrun minen nevm", "Namaz uykudan daha hayırlıdır" anlamına gelir ve müezzin bu kısmı sanki diğer kısımlardan daha vurgulu söyler gibi gelmiştir bana hep. Ezan biter ama benim kulaklarımda o cümle bir süre daha çınlar...
Mektuba başlarken masanın üzerine koyduğum kahve fincanından artık dumanlar yükselmiyor. Kahveyi her zaman unutuyorum. Ve ne zaman mektup yazarken ,kahvemi unuttuğumu farketsem aynı hikaye geliyor aklıma. Darbe döneminde idam edilecek devrimciye son isteği sorulur. Kahve ister. Getirilir. Devrimci, ailesine mektup yazarken kahvesine hiç dokunmaz. Mektup biter ve o sehpaya gitmek için ayağa kalkınca, yüksek rütbeli bir asker ona hatırlatır; "Kahveni içmedin". Devrimcinin cevabı çok nettir; "Kahve benim için değildi, sizin içindi" der ve fincanı askerin üzerine boşaltır.
Benim durumumun tamamen unutmayla ilgili olduğunu düşünüyorum. Ya da son mektubunu yazarken kahvesine dokunmayan o insanın hikayesinden bilinçaltıma yerleşenlerdir bana mektup yazma sırasında kahvemi içirmeyen. Bilmiyorum.Birazdan hava aydınlanacak. Kül tablasından sigara kokusu yayılıyor. Çarşafı dağılmış yatağımın üzerinde bir kaç kitap. Okumak istemiyorum. Kitapları masanın üstüne taşıyorum. Aklımda acabalarla başlayan sorular. Karşı kapıya bakıyorum. Yaşasaydı şu anda kesin kapısının önünde olurdu. Ona paketimden bir sigara ikram ederdim. Her zamanki gibi yani sağ elinin parmak uçlarını alnına bir iki defa değdirerek teşekkür ederdi. Perdeyi kapatıyorum. Hafif bir rüzgar başlıyor. Işığı kapayıp yatağıma uzanıyorum. Aklımda hâlâ acabalı sorular, kulaklarımda "essalatu hayrun minen nevm". Uykuya dalıyorum...

Ercan Bayraz

0 yorum:

Yorum Gönder

Acción Poética

Acción Poética

Humor en Español

Humor en Español

Takipçiler